Dedikodu
Dedikodu meşru sayılan bilgiyi ve otoritenin resmi paradigmasını sorgular. Dedikoduyu bir tür "sosyal başkaldırı" olarak nitelendirmek de mümkün
Serdar TURGUT/ GAZETE HABERTÜRK-PAZAR
Dedikodu neden bu kadar çok ilgi çeker? Gerçi rutin cevap herkesçe biliniyor.
Yani başkalarının özeli hakkında haberler duymanın, özellikle meşhur insanlar hakkındaki haberlerin heyecan verme nedenini “Ne yapacaksınız, insan doğası böyle işte” diye açıklayıp bir kenara bırakmak, doğrusu bana kolaya kaçmak gibi geliyor.
Ben dedikodu meselesine biraz daha ciddi yaklaşmaktan yanayım.
Fransız düşünür Foucault’ta bir güçbilgi paradigması söylemi vardır.
Bilginin kendisi, bir güç ilişkisinin yansımasıdır.
Hangi bilginin nasıl alındığı ve bunun nasıl aktarıldığı da bir güçler hiyerarşisidir.
Bu güçler hiyerarşisini bozmadan normal kanallardan alınan bilgi ve onun alınma biçimi, meşru bilgi sayılır.
Dedikodu ise meşru sayılan bilgiyi ve otoritenin resmi paradigmasını sorgular.
Dolayısıyla resmen meşru sayılan bilgiyi sorguladığı sürece ve resmi bilgi alışverişi dışına çıktığı için dedikoduyu bir tür “sosyal başkaldırı” olarak nitelendirmek de mümkün.
Tabii burada söz konusu ettiğim şey, “O bununla yattı, bu şununla” dedikodusu değil, sosyal ve siyasi açıdan önemli olan bilgilere ve resmen onaylanan hiyerarşilerin dışına çıkıp yeni bilgi alarak bunu aktarma süreci olan dedikodudur.
Toplumların siyasi yaşamlarında basın toplantıları ve demeçlerle aktarılan bilgiler vardır, bir de söylentiler.
Birçok toplumun tarihine bakarsanız, başta dedikodu ve gayri ciddi olarak nitelendirilen bilgilerin sonunda resmen kabul edilen bilgi haline geldiğini göreceksiniz.
Dedikoduyu gayri ciddi olarak niteleyenlerin başında akademisyenler gelir, ama işin ilginci medyadan sonra en fazla işyeri dedikodusunun yapıldığı yer de akademi dünyasıdır.
“Üniversitelerde dedikodunun durumu” hakkında yazılmış olan Jane Smiley’in “Moo” adlı kitabını herkese tavsiye ediyorum.
Bu arada işyerlerinde yapılan dedikoduların bir tür şiddet olarak nitelendirilmeye başlandığını da bilmelisiniz.
Türkiye’de basında ne yazık ki yukarıda tanımladığım türde ciddi bir dedikodu yazarlığı kurumu yok.
Buna çok ihtiyaç olduğu da belli. Burada boşluk olunca bu boşluğu “O bununla yattı, bu şununla” yazıları dolduruyor ve kalite de düşüyor.