Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Bazı yazarlar akrabadır. Aynı soydan gelmeseler de aynı geleneğin yazarlarıdır. Farklı milletlere mensup olmaları, birbirinden farklı dillerde yazmaları onları birbirine yabancı kılmaz. Birbirlerini görmeseler de hiç karşılaşmasalar da birbirlerinin kitaplarını okumasalar da birbirlerini çok iyi tanırlar. Aralarında bir bağ daima vardır. Kurdukları hayallerden müteşekkil bir bağdır bu bağ… Bazen aynı şeyleri hayal eder, aynı hikayeleri anlatırlar. Onları farklı kılan hikâyeyi söyleme biçimleri, makamlarıdır. Bazıları Acemaşiran söyler hikâyeyi bazıları Kürdilihicazkâr. Bazılarının hikayesine gitar eşlik eder bazılarınınkine kanun, arp… Bazıları saza döker derdini bazıları piyanoyla söyler şarkısını… Bütün bu makam ve enstrüman farklılıkları onları birbirinden uzaklaştırmaz. Dünyanın bir ucunda anlattığı bir hikaye, dünyanın öteki ucundaki yazarın anlattığı hikayeyle çakışır. Bazen yazdıkları birbirine karışır.

        *

        Gabriel Garcia Marquez, bundan on sene önce öldüğünde Meksika ile Kolombiya, külleri konusunda anlaşmazlığa düştü. Kolombiya’da doğmuş büyümüş ama Meksika’da ölmüştü. Yaşarken, ülkesi Kolombiya onu yaşadığına pişman etmiş, “solcu fikirleri” yüzünden memleketini terk edip Meksika’da hayatının önemli bir bölümünü geçirmiş burada ölmüştü. Büyük bir yazar olup “dünya kültür mirasının nadide bir parçası” haline gelince Kolombiya neyi kaybettiğinin farkına vardı; ölünce de “küllerine” sahip olmak istedi. İki ülke arasında bu “kül” meselesinden anlaşmazlık çıkınca sonunda orta bir yol bulundu, büyük yazarın külleri iki ülke arasında eşit şekilde bölüştürüldü. Kolombiya’nın payına düşen miktar, yazarlık işine başladığı şehir olan Cartagena’da yaptırılan bir büstünün altına konuldu, Meksika’nın payına düşen kısım ise Mexico City’de korumaya alındı.

        Edebiyatta bugün “büyülü gerçekçilik” denilen yolla, Güney Amerika’nın kültürü ve tarihi için yeni bir “anlatı” geliştirdi. “Milli şuurlarına” taze kan verdi, canlandırdı, asıl sahiplerini “kayıp tarihleri”yle buluşturdu. Çiğ, hiçbir insana dokunmayan, hiçbir slogan atmadı; baskıya, talana, yağmaya karşı tek bir slogana sığındı: “Yaşasın hayat!” dedi.

        Sesi bütün dünyada yankılandı.

        Şimdi onu sadece bir kıta değil, yedi kıta dört iklimde yaşayan herkes akrabası sayıyor.

        Ona bütün dünyada bu payeyi veren romanını “Yüzyıllık Yalnızlık”ı 1965 yılında yazmaya başladı, 1967 yılında yayınladı.

        Ölünceye kadar hep solcu kaldı.

        *

        Marquez, yanına yeterince tütün, kağıt ve kalem alıp romanını yazmak üzere bir odaya kapandığında, İstanbul’da Oğuz Atay adında bir mühendis, “madem devrim yapmayacağız, o halde ben de roman yazacağım” diyerek, sevgilisi Sevin Seydi’nin İstanbul Çukurcuma’daki evine kapandı. “Devrime soyunmuş ama devrim yapmaktan çok birbirinin canına okumaya hevesli” arkadaşlarının serüvenini mesele yaptı, bir isim buldu onlara, “tutunamayanlar” dedi ve başladı hikayelerini anlatmaya. Marquez’le hemen hemen eşit zamanda yazmıştı romanını, yaklaşık iki senede… Marquez’in kitabı yayınlandıktan bir sene sonra oturmuştu daktilo başına Atay, sene 1968’di, kitabı bitirdiğinde onun “tutunamayanları” elde tabanca, banka soyarak elde edecekleri parayla halkı kurtarma işini bir hayli ciddiye almışlardı. Marquez kendi ülkesindeki gerillalarla hükümet arasında “arabuluculuk” görevini üstlendiğinde, “Tutunamayanlar”ın yazarının kitabı çıkmış, Marquez’in kitabının tam tersine kesif bir “sükût suikastı”yla karşı karşıya kalmıştı. Arkadaşlarına göre “bu kitapta savaş sloganı yoktu”, bu yüzden de bir kıymeti de yoktu. Genç yaşta beynini bir ur kemirmeye başladı. Yazdığı roman kahramanı gibi öldü. Cenazesi kalabalık değildi. Bizde ölüler yakılmadığı için de külleri de mesele olmadı.

        O da ölünceye kadar solcu kaldı.

        *

        İşin tuhaf yanı, biri Güney Amerika kıtasında, öteki Asya kıtasında birbirinden habersiz, temaları tamamen birbirinden farkı iki roman yazmış olan Gabriel Garcia Marquez’le Oğuz Atay’ın kitaplarının bir yerinde birbirine çok benzer birkaç sayfa yazmış olmalarıdır.

        Şimdi farklı zamanlarda, farklı coğrafyalarda, farklı dillerde, birbirini tanımayan, birbirinin hiçbir eserini okumamış o iki yazarın iki metnini okuyalım. Marquez’inkinin “Kanın Yolculuğu”, Atay’ınkinin de “Sarhoşların Şarkısı” olsun adı.

        *

        KANIN YOLCULUĞU: “Yüzyıllık Yalnızlık” romanının kahramanlarından José Arcadio ile Rebeca evlenir, yeni yaptıkları eve yerleşirler. José Arcadio, o sırada idamdan kurtulmuş, daha doğrusu “infazı durdurulmuş” ama bundan kimsenin haberi yoktur. “Alanın en güzel köşesinde, nar bülbüllerinin yuvalandığı badem ağacının gölgesindeki kapısı konuklara, dört penceresi güneşe açık yeni evlerinde” çift, mesut yaşarlar. Bir gün José Arcadio avdan erken döner, karısını selamlar, köpekleri bahçeye bağlar, avladığı tavşanları sonradan tuzlanmak üzere mutfağa asar, üstünü değiştirmek için yatak odasına girer, kapıyı kapatır kapatmaz evde bir silah sesi çınlar. Gerisini şöyle anlatır Marquez:

        “Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı, inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler Sokağı’nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı, Buendiaların evinin tam karşısına geldi, kapalı kapının altından sızdı, halıları kirletmemek için duvar diplerinden dolanarak salona geçti, oturma odasına girdi, yemek masasının çevresinden geniş bir kavis çizdi, Begonyalı terasa uzandı, Aureliano José’ye matematik dersi veren Amaranta’nın sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula’nın bulunduğu mutfağa girdi.

        Ursula, “Aman Tanrım! Vay anacığım!” diyerek haykırdı.

        Kanın geçtiği yolları ters yüzüne izleyerek kilerden geçti, Auereliano José’nin üç artı üç artı üçün dokuz ettiğini söylediği Begonyalı terastan uzandı, yemek odasını ve oturma odalarını geçip sokağa fırladı, önce sağa, oradan da sola Türkler Sokağı’na saptı, önünde önlük, ayağında terlik olduğunu unutup alana vardı, hiç uğramadığı evin kapsından girdi, yatak odasının kapısını itip açtı, yanmış barut kokusundan soluğu kesilecek gibi oldu, ayağından çıkardığı tozlukların üzerinde yüzükoyun yatan José Arcadio’yu buldu ve kan sızıntısının daha şimdiden pıhtılaşmış kaynağının adamın sağ kulağında olduğunu gördü.”(Yüzyıllık Yalnızlık, Can Yayınları, s. 151-152)

        SARHOŞLARIN ŞARKISI: “Tutunamayanlar”da bir genelev sahnesi var. Müthiş etkileyici bir sahnedir. Turgut Özben, intihar etmiş olan arkadaşı Selim Işık’ın izlerini ararken, Ankara’da, bir gece yarısı kendini bu genelevde bulur. Bu mekânda “Sarhoşların Şarkısı” duyulur önce, sonra canlı bir varlık gibi orada bulunanların arasında süzülür şarkı. Gerisi şöyle:

        “Sarhoşların şarkısı yavaş yavaş salona yayıl­dı. Sıcakla birlikte merdivenlere tırmandı, günah odalarının içi­ne, kapı altlarından sızdı, kapağı açık kömür sobalarına girdi, kurum dolu bacadan gecenin ortasına süzüldü. Gecenin sıcağında buharlaştı, eridi; yoldan geçenlerin elbiselerine, ruhlarına sin­di. Otomobillerin açık pencerelerinden girdi, şoförlerin derileri­nin altına işledi. Şoförler ellerini radyolarının düğmelerine uzat­tılar, hafif müziği kapayıp Arap istasyonlarını aramaya başladı­lar. Şoför Emrullah, derisinin altına şarkının girdiği yeri, orta parmağının, direksiyon sallamaktan sertleşmiş eklemini, hafifçe kaşıdı; aynı parmakla başını kaşıdı. Sarhoşların şarkısı, kelebek camından dışarı uçtu. İçerlemişti: beni Arap müziğiyle karıştırıyorlar diye söylendi. Yayalar için yanan yeşil ışıktan yararlanarak karşıya geçti. Yükseldi. ‘Hastayım yalnızım’ oldu ve kapanmakta olan bir meyhanede, İstatistik Umum Müdürlüğü kaleminden emekli Niyazi Beyle, tom­balacı Akif’in faslındaki peltek güfteye karıştı. Kapanan kepengin paslı aralığından sıyrılarak asfalta çıktı. Elinde çanta-radyo taşıyan bir işçinin omuzuna kondu, yorulmuştu. Şehrin fakir mahallelerinden birine giden bir otobüse bindiler. Eski otobüsün homurtuları arasında bir süre sesi duyulmadı. Işıklı yolları geride bıraktılar; sarsıla sarsıla tozlu yollarda ilerlemeye başladılar. Sesini biraz yükseltti işçinin radyosunda. Bu yollara, bu sıcağa, bu toza, bu sıcağa başka türlü dayanılmazdı. İşçiden bir durak önce indi; ters taraftan gelen başka bir otobüse bindi. Biletçiyle oturup iktidara yaranmaya çalışan bir işçi gazetesini, ilanlarına varıncaya kadar okudular. Sonra hızlan­dı: apartmanlara girdi. Demokrat Ahmet Bey'in evinde bir senfo­niyle bir popüler müzik arasında dinlendi. Bazen high fidelity ol­du, bazen mono: Yetmiş sekiz devirli parlak kollu bir gramofonda bile çalındı bir kere -elle kurulananlardan. Bir ara yolunu kaybetti; sormak için bir karakola girdi. Sıcakta parmak izleri kötü kötü kokuyordu. İstediği şarkıyı çalmayan seyyar çalgıcı tamburi Arif’e sözle ve fiilen ettiği iddiasıyla… daktilonun tıkırtısına kaptırdı kendini. Tuşların tıkırtısı, arzunun tıkırtısı, rahmetli Mehmet Akif, Seyfi Baba, sen bir garip çingenesin… Arif baba… kendini sokağa attı. Peşine iki tane uzun saçlı, kırmızı ceketli genç takıldı. Armonize edilmemek için var kuvvetiyle kaçtı. Gece yarısı olduğundan kapalı duran demir ka­pının üstünden aştı. Üç numara, on iki numara, yirmi sekiz nu­mara; kapıyı yumrukladı. Aceleden, muşambanın üstünde kaydı, duvara çarptı, sarhoşların arasından güçlükle yer açtı kendine. Sendeledi, yere düştü, telaşla kalktı. Turgut oradaydı bir adım mesafede. Göğsüne yaslandı, başı­nı omzuna koydu. Bir kedi gibi süründü, yaltaklandı. Nefes nefe­se, ama emin ellerdeydi.” (Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, s.272-274)

        *

        Yazının girişinde bazı yazarlar, farkı coğrafyalarda, farklı zamanlarda yaşasalar da farklı dillerde yazsalar da birbirlerini hiç tanımasa, birbirlerinin eserlerini okumasalar da o yazarlar akraba yazarladır derken tam da bunu demek istiyordum işte.