Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Anasayfa Özel İçerikler Oray Eğin Kasabanın ucundaki karanlık
        Sesli Dinle
        0:00 / 0:00

        Yazı işleriyle uğraşanların en büyük kabusu bilgisayarın “delete” tuşunun kontrolünü bir başkasına vermektir. Bu tuşu bir kasap gibi kullanan kişiye editör denir ve kimin eline düştüğünüze bağlı olarak yazarı ya rezil ya da vezir eder.

        Gazetelere yazı yazmaya başladığım yıllarda şanslı olanlardandım; türünün son örneği bir editörün eline düştüm. Tuğrul Eryılmaz sadece çıkardığı dergilerin yayın politikalarını belirlemez, çıkan her yazıyı satır satır okur, kesip biçer, bazen yerini değiştirirdi. Bir keresinde beni evimden ta Bağcılar’a yazımı gözümün önünde kırpmak için çağırdığında çok öfkelendim ama hiçbir şey diyemedim. Pazar günü yazı gazetede yayımlandığında orijinalinden çok daha iyiydi. Bir editörü yazdığım yazıyı gözümün önünde kesip biçtiğini izlemek ise bugün iyi ki yaşamışım dediğim bir meslek dersi. Bu sayede yazmayı öğrendim.

        Amerika’daki editörler yazarlara “Kill your darlings,” tavsiyesinde bulunurlar. Herkes uzun yazmayı sever, cümlelerinin çok kıymetli ve her kelimenin yayımlanmaya değer olduğunu düşünür. Editör gücünü sadece kırmızı kalem ya da “delete” tuşundan almaz, neyin yayımlanıp yayımlanmayacağına da karar verdiğinden mecburen sözünü dinletir. Çok istisnai durumlarda haksızdır ama işini bilen editör zaten pazarlığa açıktır.

        Amerikan basınının en bilinen editör ve yazar işbirliği, Robert Gottlieb ve Robert Caro arasında yıllar süren ortaklık her gazetecinin izlemesi gereken “Turn Every Page” adlı belgesele dönüştü. Son büyük genel yayın yönetmenlerinden Graydon Carter (eski Vanity Fair, şimdi AirMail) ve David Remnick (New Yorker) yazıları satır satır okumaları ve düzeltmeleriyle bilinirler. Onların çıkardığı yayın organlarında yazı kalitesinin daima belli bir çıtanın üzerinde olma garantisi vardır.

        Eryılmaz’dan sonra genelde hep kendi başıma kaldım ve ondan öğrendiklerimle sevgililerimi öldürdüm. Veya öldüremedim, çünkü zaman zaman hala bir altın makas arıyorum.

        Medyanın finansal zorluklarından dolayı çok uzun zamandır editörlük müessesesi kayboldu. Hiç kimse de artık gazeteciliğe editör veya redaktör olmak için girmiyor. Yeni başlayanların editörlükten anladığı da sadece filtrelemek, bir başka deyişle sansür sadece. Lafı çok uzattığımı düşündüğümde “Tuğrul ne yapardı,” diye düşünüp “shift”e basılı tutup ve aşağı ok tuşuyla blok blok yazıdan seçip siliyorum.

        *

        Standart bir Türk köşe yazarı olsam şu anda yazıyı burada bitirmem gerekirdi. Çünkü Türk basınında kimin icat ettiğini anlamadığım bir “üç bin vuruş” standardı var. Bu köşe yazılarına ayrılan boşluklu karakter sınırlamasının meslek içindeki tabiri. Çalıştığım hemen her yerde yazının üç bin vuruş olması istendi. Çalıştığım hemen hiçbir yerde bu kurala uymadım, çünkü aşağı yukarı üç bin vuruşa tekabül eden 400 kelime yazarın meramını anlatmasına imkan tanımayacak kadar sınırlı.

        Amerikan basınında standart 800 kelime; dergilerde konusuna göre 10, 20, hatta 30-40 bin kelimeye kadar çıktığı oluyor. Tom Wolfe gibi her kelimesi kıymetli ustaların tek bir yazısıyla yayımlanan dergi sayıları var basın tarihinde.

        Türk basınında üç bin vuruş standardının nereden çıktığını bizim eski yayın yönetmenlerinden oluşan yemek ekibimize sordum. Şaşırtıcı bir şekilde hiçbirinin haberi yoktu. Ertuğrul Özkök yıllarca Hürriyet’i yönetmesine rağmen “Ben duymadım bile,” dedi. Sedat Ergin ve Serdar Turgut’un yanıtları da benzerdi. Turgut’a Akşam’ı yönettiğinde kendisinin de böyle bir kural getirdiğini, hatta kimi köşe yazarlarının isyan ettiğini hatırlattım. O dönem gibi bu kararı da çoktan bilinçaltının derinliklerine gömmüştü herhalde. Hepimizin “archnemesis”i Eryılmaz da böyle bir kural olmadığını söyledi. Ama “Gazeteci artıkları artık sadece isteneni yapıyor,” diye de ekledi.

        Kendi kendime uyduruyor olamam bu üç bin vuruş standardını, ama yine de şüpheye düştüm. Basit bir aramayla buna değinen başka yazılara da rastladım ama Türk basınında kimin icadı olduğunu bulamadım. Acaba bu standart da kafamıza Rahmi Ağabey’in indirdiği bir “tokmak” mı?

        *

        Meramıma gelirsem… Taylor Swift bir-iki hafta önce “The Tortured Poets Department” adlı yeni albümünü çıkardı. “Poets” sözcüğünde bir “apostrophe” olup olmaması gerektiğine dair dilbilgisi tartışmalarının ötesinde albüm editörlük müessesinin önemini gündeme getirdi.

        New York Times’da albümün ilk eleştirisi Swift’in iyi bir editöre ihtiyacı olduğuydu. Gazetenin siyasi köşe yazarı Ross Douthat da Swift’in üretkenliğini ve albümün uzunluğunu eleştirdi.

        Daha 16 ay önce “Midnight” adlı albümü çıkmış, aynı gece aynı albümün biraz daha uzun versiyonu “3 AM Edition” olarak platformlara yüklenmişti. Pandemi sırasında “folklore” beş ay sonra da “evermore” adlı iki albüm yayınlandı. Süresi bir saate uzanan “TTPD”ın da iki ayrı versiyonu var, bir tanesi üç saati buluyor. Swift çok üretken ama belli ki sevgililerini öldüremiyor ve elinde ne varsa yayınlıyor.

        Albümü ilk gece dinlemek istediğimde ona hakkını verecek ayıracak bir saatlik blok zaman dilimi bulamadım. Gözüm korktu. Sonradan dinlediğimde de bir-iki şarkı dışında İnternet jargonunun kelime haznemize katkısı olan kelimeyle “mid” buldum. Her şarkı belli bir çıtanın üzerinde ama hepsinin dinleyicilerle paylaşılması gerekiyor mu? Bu albümde bir “hit” bulamadım henüz, eski albümlerini de daha tam sindirememişim hem.

        Douthat’in alıntıladığı Pennsylvania Üniversitesi öğretim üyesi Damon Linker da Substack bülteninde yazdığı yazıda günümüzde editörlük sanatının yok olduğunu Taylor Swift üzerinden anlatıyor. “[Bruce Springsteen] söylenene göre dördüncü albümü ‘Darkness on the Edge of Town’ (1978) için 70 kadar şarkı kaydetmiş,” diye yazıyor. “Albüme sadece 10 tanesi girdi. Springsteen bazı şarkıları diğer sanatçılara verdi, bazılarını bir sonraki albümüne sakladı, çoğunu da kasaya kaldırdı. Onlarca yıl sonra 20 küsur tanesi yayınlandığında hayranları kaç tanesinin mücevher değerinde olduğunu fark edince şok geçirdi. Ama Springsteen o şarkıları ya başka sanatçılardan fazla esinlenmiş ya Darkness albümünün katı ve inatçı vizyonuna göre çok ticari bulmuştu.”

        Springsteen bir sonraki albümü “The River” için de 50 şarkı kaydetti, 10 tanesini yayınlayacakken son anda kararını değiştirip kariyerinin ilk “double” albümünü yaptı. Ama bu çifte albümde de sadece 20 şarkı vardı. Springsteen kendi eserlerine karşı bu kadar katı ve seçici olmasa da bu albümler efsane olur muydu?

        *

        70’lerden bu yana kültür gibi zamanın akışı da değişti. Artık daha hızlı yaşıyoruz; daha hızlı düşünüp daha hızlı karar veriyoruz ve çok daha hızlı tüketiyoruz. Ama bu hıza direnenlerde de var: Çağımızın ozanlarından Frank Ocean mesela 2016’dan beri yeni albüm çıkarmadı. Zaten topu topu iki albümü var. Michael Jackson ve Madonna’nın en büyük olduğu yıllarda albümleri arasında yıllar var.

        Günümüzde Taylor Swift gibi bir popstar üretmeden, daha da önemlisi paylaşmadan duramıyor. 16 ay önce sadece“Midnight” albümünü yayınlamadı, o arada “Eras” adlı turneye çıktı, turnenin filmini sinemalarda gösterdi. Popüler kültürde artık Taylor Swift’in gündemde olmadığı bir aralık düşünmek mümkün bile değil. Rihanna çocuk baktığından, Lady Gaga da oyunculuğa daldığından meydan ona kaldı. Herhangi bir rakibi de yok.

        Bu üretkenliği biraz da algoritma dayatıyor, çünkü insanların belleğini artık ellerindeki telefon belirliyor. Ve orada birkaç gün görünmemek bile unutulmak anlamına geliyor. Bu yüzden artık inzivaya çekilip yıllar sonra geri dönünce ortalığı sarsan efsanelere dair haberler duymuyoruz.

        David Bowie her şeyi bırakıp Berlin’de Türk mahallesi Kreuzberg’e yerleşmiş, bir ara da otomobilde yaşamıştı. Sonra bütün kariyerinin yörüngesini değiştiren albümler çıkardı. Yaşadıkları yaratıcılık krizinden sonra U2 onun izinden Berlin’e gitti ve “Achtung Baby” ile başlayan üretimleriyle 90’lara damga vurdular.

        Terence Malick sinemaya 1998’de “The Thin Red Line” ile geri döndüğünde bir kuşak onun adını bile bilmiyordu. 1973 ve 1978’de sinema klasikleri arasına giren iki film yapmıştı. 20 sene sonra da bir savaş başyapıtıyla geri döndü. 2005’te bir film daha yaptı, 2011’den sonraysa neredeyse her seni yeni bir film yönetti. Ancak bunlardan sadece bir tanesi, 2011 tarihli “The Thin Red Line” için başyapıt denebilir. 2019’daki “A Hidden Life” ise başyapıt olmaya yakın. Aradaki diğer filmler ise unutma bahçesinde kaldı.

        Malick’in üretkenliğinin arttığı döneme özellikle dikkat etmemiz gerekiyor: 2006’da Facebook herkesin kullanımına açıldı, 2008’de Steve Jobs ilk iPhone’u tanıttı, 2009’da İran’daki protestolar vesilesiyle Twitter yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Malick elbette bir sosyal medya karakteri değil, ama değişen kültür ve zamanın ruhundan o bile korunamıyor.

        *

        Artık sayıları çok kalmadı ama medyada da takip ettiğim meslektaşlarım benim aksime müthiş bir üretkenlik içinde. Fatih Altaylı haftada kaç program çekiyor ve kaç köşe yazısı yazıyor, sayamıyorum. Gerçi o hep hiperaktif gibiydi. Ama Özkök ve Turgut da hiç durmadan yazıyor ve üretmekten sıkılmıyor. Murat Yetkin’in hem kendi sitesi var, hem YouTube kanalı. Bazen Pazar günleri bile kravatını bağlayıp ekran önüne çıkıp anında yorum yapıyor; yetmiyor, abonelerine özel içerik üretiyor. Yılmaz Özdil de hafta içi video rutinini aksatmıyor.

        Özellikle bağımsız var olan gazetecilerin çok üretmesi zorunluluk. Sadece maddi gelirle ilgili değil, görünürlük için de şart bu kadar üretim. Sadık bir izleyici-okur kitlesi de aradığında muhatabını yerinde bulmak ister. Ama çok üretkenlikte tekrar düşme tehlikesi de var. Bir de hala “less is more,” yani niceliktense niteliği ön planda tutan anlayış yıkılamadı.

        Dijital medyanın ilk yıllarında yaygınlaşan bir kanıya göre İnternet uzun yazıyı öldürecekti. Ama aksine sayfa sınırlamasının olmaması yazıları daha da uzattı. New Yorker ve The Atlantic gibi dergiler daha kısa yazı yayınlamıyor. Bir zamanlar “üç bin vuruş” standardına uyduğuna emin olduğum gazeteciler bile bunu hatırlamıyor.

        Tuğrul Eryılmaz’la çalıştığımda bir yazı için en az dört gün uğraşırdık, ama bitmiş ürün yeteri kadar tatmin edici olurdu. Bir sonraki hafta için benzer bir maraton başlardı.

        Günlük köşe yazılarına böylesi bir süre ayırmak mümkün değil. Uzun yıllar boyunca ben de günde sadece 45 dakika çalışıp köşe doldurdum, ama giderek kendimden sıkılmaya başladım. Çoktandır bu tarz köşe yazarlığının ömrünü tamamladığını düşünüyorum; arkadaşlarım dışında kimseyi okumuyor ve merak dahi etmiyorum.

        Son yıllarda kendi kendime dijital medyanın olanaklarını test ediyorum. “Vuruş” kısıtlaması olmadan ne kadar uzun yazabilirim, kendimi ne kadar törpüleyebilirim? Her yazdığım yayımlanmaya değer mi, değil mi? Okuru her gün alıştığı gibi küçük haplarla beslemek mi gerek yoksa birkaç gün sabretmesini dileyip onu tatmin edici bir sofraya oturtmak mı?

        Bizim eski yayın yönetmenlerinden oluşan yemek ekibimizin esprilerinin merkezi hemen her zaman Sedat Ergin ve yazı yazma hızıdır. Ergin’i gün içinde ne zaman arasanız ya yazı yazıyordur ya da yazı için “okuma” yapıyordur. Bu “okuma yapma” kısmı özellikle dalga konusu olur. Ama Ergin de haklı. Bir yazıya oturmadan önce o konuda bilmesi gereken ne varsa öğrenmek istiyor, yazıyı gündelik tüketime değil tarihe bırakıyor.

        Bu “okuma yapma” süreci ise hakikaten vakit alıyor. Çoğumuzun düzeltmenleri, asistanları, bilgi doğrulayıcıları olmadığı için bir ismin doğru yazılışına, bir kişinin unvanına bakmak bile vakit alıyor. Dijital çağın bir avantajı da okuma yapmanın sınırının olmaması. Bir konu bir başka konuyu açıyor, bir link bir başkasına yönlendiriyor. Bazen yazı yazacak enerjim kalmıyor, çünkü okuma denizinde kayboluyorum.

        İncelediği belgelerden patlattığı skandallarla adını duyuran Emin Çölaşan kendisinin diğer köşe yazarlarından farkını yıllar izne çıkarken açıklar: O diğerleri gibi “iki şık şık bir tık tık” yazarı olmadığı için okurlarından uzun yıllık izinler kullanmasını hoş görmelerini ister. Belki de onun yazıları bilinçaltıma işlediğinden “iki şık şık bir tık tık” yazarı olmamak için hala bu iş başka türlü nasıl yapılır diye düşünüyorum. Bazen yazdıkça yazıyorum, bazen de laf uzadıkça uzuyor. Kendi sevgililerimi öldürmeyi iyice öğrendiğimde bir gün ben de kendi “Darkness”ımı üreteceğim.

        *

        Not: 12131 vuruş ve 1684 kelime.