07 ARALIK 2016
ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Prof. Dr. İbrahim Kalın, İslam dünyasının öteki olarak kurgulanmasının, uluslararası sistemin işine yaradığını belirterek, "DEAŞ ve El Kaide üzerinden üretilen İslam korkusu, İslam nefreti, İslam düşmanlığı bilinçli olarak günlük siyasetin parçası haline getirilmiş büyük bir tehdit algısı. Avrupa’da iç siyasette çok elverişli bir enstrüman. Avrupa’nın, ABD’nin uluslararası politikalarını şekillendirmesinde ve meşrulaştırmasında kullandığı kullanışlı bir araç." değerlendirmesinde bulundu.

Kalın, Star Gazetesi'ne yeni yayımlanan kitabı "Ben, Öteki ve Ötesi" hakkında verdiği röportajda, Batı merkezci düşüncenin ve İslam karşıtlığının kökenleri ile Fetullahçı Terör Örgütü'nün (FETÖ) başarısız darbe girişimi gibi başlıca konulara ilişkin soruları yanıtladı.

"BATI KELİMESİ BİZİ TEP TİPÇİ DÜŞÜNCEYE SEVK EDEBİLİR"

Batı kavramının içeriğini değerlendiren Kalın, "Eğer doğru kullanılmazsa Batı kelimesi bizi tek tipçi bir düşünceye sevk edebilir. Buna karşı ihtiyatlı olmak lazım. Şüphesiz Batı medeniyeti, Batı toplumları ya da tarihi dediğimizde bunun içinde birçok nüansların olduğunu akılda tutmak gerekiyor." ifadesini kullandı.

Avrupa kıtasında ve Kuzey Amerika’da yaşayan insanların ortak değerler etrafında kendilerini tanımladıkları bir kimliği olduğunu belirten Kalın, Batı kültürü, medeniyeti, tarihi ve kurumları denildiğinde bu toplumların tarih boyunca inşa ettiği bir kimlik bütününden bahsedildiğini vurguladı.

Batı medeniyetini, kadim Yunan ve daha sonra Roma ile şekillenen varlık anlayışı, evren tasavvuru, hukuk ve insan anlayışının şekillendirdiğine işaret eden Kalın, şunları kaydetti:

"Buna daha sonra Hristiyanlık eklendi. Hristiyanlık diğer bütün semavi dinler gibi aslında Doğu’da ortaya çıkmış olmasına rağmen 'Batı’nın dini' haline geldi. Hristiyanlıkla birlikte bu Greko Roman kimliğine dini bir boyut eklendi ve onun sentezi olarak ortaya çıkan Helenistik Batı kültürü, Kadim Yunan ve Roma’nın temsil ettiği akılcı, dünyacı yaklaşımla Hristiyanlığın temsil ettiği inanç temelli bakış açısı arasında bir sarkaç gibi gidip gelmiştir hep. Bu tarihi birikimin sonucunda ortaya çıkan ortak kimlik, bugün bizim 'Batı' diye ifade ettiğimiz kavrama tekabül ediyor diyebiliriz."

BATI'NIN İSLAM KARŞITI YÜZÜ

Kalın, genellikle İslam karşıtı yüzünü gösteren Batı'nın neden İslam’ı hazmedemediğine ilişkin soruya ise şu yanıtı verdi:

"Kimliği kuran bir unsur olarak ‘öteki’, Batı düşüncesinde hep olmuştur. Kadim Yunan’da barbarlar olarak tanımlanmış. Hristiyanlık gelince Paganlar olmuş. Modern dönemde de geri kalmış, medenileşmemiş toplumlar olarak tanımlanmış. İslam’ın öteki olarak kurgulanması ise özellikle İslam’ın tarih sahnesine çıkıp bir medeniyet olarak kendini var etmesiyle başlamıştır."

Batı’nın İslam tasavvurunda üç algının öne çıktığını kaydeden Kalın, İslam'ın ilk olarak teolojik bir meydan okuma olarak algılandığını, bunu siyasi ve askeri meydan okuma algısının izlediğini ve üçüncü tehdit algısının da kültür ve medeniyet düzeyinde gerçekleştiğini aktardı.

Kalın, İslam'ın bir inanç sistemi olarak ortaya çıktıktan kısa süre sonra bir dünya medeniyeti haline geldiğini belirtti.

"İSLAM KORKUSU AVRUPA VE ABD'NİN  POLİTİKALARINI MEŞRULAŞTIRMADA KULLANIŞLI ARAÇ" 

İki kutuplu Soğuk Savaş döneminin sona ermesinden sonra, "Kızıl tehdidin yerini yeşil tehdit alacak" dendiğini hatırlatan Kalın, "Çünkü uluslararası sistemin Batı aksında devam edebilmesi için bir ötekine ihtiyaç var. Bu Soğuk Savaş döneminde Komünist ötekiydi, daha sonra İslam dünyası öteki olarak kurgulandı. Şu anda da uluslararası sistemin çok işine yarayan bir çerçeve bu." değerlendirmesini yaptı.

DEAŞ ve El Kaide üzerinden üretilen İslam korkusu, İslam nefreti ve İslam düşmanlığının, bilinçli olarak günlük siyasetin parçası haline getirilmiş büyük bir tehdit algısı yaratıldığını kaydeden İbrahim Kalın, bunun, Avrupa’da iç siyasette çok elverişli bir enstrüman, Avrupa’nın, ABD’nin uluslararası politikalarını şekillendirmesinde ve meşrulaştırmasında kullandığı kullanışlı bir araç olduğunu vurguladı.

Avrupa’da yükselişe geçen sağcı popülizmin merkez siyasetin sağa kayması değil, ırkçılığın normalleşmesi anlamına geldiğini aktaran Kalın, "Irkçı ayrımcılık, ana akım merkez siyasete rengini veriyor. Bu kayma da İslam karşıtlığı ve Müslüman tehdit algısı üzerinden inşa ediliyor ve meşrulaştırılıyor. Aslında kötücül bir öteki üzerinden kendini meşrulaştırma ve gerçekleştirme süreci bin 400 yıldır devam ediyor, sadece dönemlere göre şekil değiştiriyor." ifadesini kullandı.

"BATILI OLMAYANLAR İÇİN TARİH HER GÜN YENİDEN YAZILIYOR" 

Kalın, Soğuk Savaş sonrası düşman konseptinin ABD istihbarat kuruluşlarında İslam olarak belirlendiği ve bugünkü Ortadoğu'nun on yıllar önce planlandığı yönündeki açıklamalara ilişkin, şu görüşlerini paylaştı:

"Daha kavramsal düzeyde 'Medeniyetler Çatışması' ve 'Tarihin Sonu' şeklinde ifade edildi bunlar. Batı merkezci jeopolitik okumanın entelektüel tezahürleri. Huntington, İslam dünyası ve Çin’in ittifak edip Batı medeniyetine karşı blok oluşturacağı kehanetinde bulunmuştu. Huntington'un haklı olduğu nokta şu: 'Soğuk Savaşın ardından ve küreselleşme sürecinde medeniyet kimlikleri ve bir medeniyete ait olma duygusu uluslararası ilişkilerde belirleyici olmaya devam edecek' demişti. Büyük medeniyet ve gelenekler ile dinler arasında kurduğu irtibat da önemli. Fakat tezinin jeo-politik bir tahakküm projesi olarak kurgulanması doğal olarak büyük tepkiye yol açtı."

Fukuyama'nın "Tarihin sonu" söyleminin yine bu Avrupa merkezci tarih okumasının dayatması değerlendirmesinde bulunan İbrahim Kalın, Fukuyama'nın "İnsanlık en iyi siyasal toplumsal düzen arayışında son noktaya gelmiştir. Batılı liberal demokrasiler bu tarihi tekamül sürecinin nihai noktasıdır. Buna direnmek yerine bütün toplumların kendilerini bu modele adapte etmesi -yani asimile olması- gerekir." sözlerine değindi.

"Batı için tarih bitmiş olabilir ama Batılı olmayanlar için tarih her gün yenden yazılıyor." ifadesini kullanan Kalın, şöyle devam etti:

"Bizim en büyük hatamız dünyaya söyleyecek bir sözümüzün olduğunun farkında olmamamız. Bugün geldiğimiz noktada İslam dünyası hem kendi geleneği, tarihi birikimi, derinliği hem dünyaya açık olması yönünden dünyaya söyleyecek çok sözü olan bir coğrafyadır. Ama bugün maalesef mezhep çatışmaları, iç savaşlar, dış müdahaleler, uluslararası algı operasyonları, İslamofobi, terör örgütleri vs. ile uğraşmaktan bütün bunların üzerine çıkıp insanlık adına, medeniyet, sanat, ahlak, estetik, bilim adına insanlığa söyleyecek sözlerimizin olduğunu bile fark edemiyoruz. Müslüman toplumlara musallat edilen savaşlar, dayatılan politikalar ve bunun yanında iç sorunlar ve kendi hatalarımız neticesinde fikri ve estetik enerjimizi doğru yerlerde kullanmaktan mahrum oluyoruz."

Kalın, bir çağın kapanıp yeni bir çağın açıldığı bir dönemden mi geçildiğine ilişkin soruya, kritik bir dönemden geçildiği konusunda şüphe olmadığını belirterek, "Düzen içinde kaos, kaos içinde düzen arayışı var. Bu dönemde İslam dünyası açısından en önemli husus, kendi eyleminin öznesi olması, bir özne bilinciyle hareket etmesidir. Biz bütün engellemelere, dış müdahalelere ve diğer sorunlara rağmen geleceğimize ilişkin tezlerimizi ve projelerimizi kendimiz geliştirmeliyiz. Dış müdahale var yahut iç sorunlar çok derin diyerek özne olma hakkımızdan vazgeçemeyiz. Kendi eylemimizin aktör olma bilincini öteleyemeyiz. 21. yüzyılda dünyada bir aktör olacaksak bunu ancak ayaklarımızın bastığı zeminden hareketle yapabileceğiz." yanıtını verdi.

"TÜRKİYE MASADA BİR AKTÖR OLARAK OTURUYOR" 

Sözcü Kalın, Arap Baharı'nın bir özneleşme çabası olup olmadığına dair soruya karşılık, şu değerlendirmeyi yaptı:

"Arap Baharı, bir özne olma çabasıydı ama bastırıldı. Çünkü uluslararası sistem bunu tehlikeli gördü ve tersine çevirmek için müdahalede bulundu. Kendi doğal seyrinde devam etseydi orada toplumsal meşruiyeti olan, çoğulcu, demokratik ve dünyaya açık ama aynı zamanda kendi geleneğinin, merkezinin, köklerinin farkında olan bir toplumsal var olma biçimi ve siyasal düzen ortaya çıkacaktı."

Kalın, Türkiye'nin bir zamanlar Arap Baharı'na ilham olan ülke olarak görülmesine rağmen, son dönemde eşsiz bir mücadele sergileyerek "özneleşme" örneği teşkil etttiği yönündeki görüşe ilişkin, bunun ortak bir tecrübe olarak görülmesi gerektiğini belirterek, özellikle son 14 yılda, AK Parti yönetimlerinin ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dirayetli liderliğiyle bütün gözlerin Türkiye’ye çevrildiğini anlattı.

Kalın, şöyle devam etti:

"Bunun bir kaç sebebi var. Öncelikle uluslararası sistem Türkiye'de bir takım yeni tavır ve tutumların ortaya çıkmaya başladığını gördü ve bundan pek memnun olmadı. Eskiden Türkiye kendisine emirler verilen ve bu emirleri sorgulamadan yerine getirmesi beklenen bir kanat ülkesiydi. NATO'da kendisine biçilen rol belliydi. Bu sınırların dışına çıkması her zaman kriz ve sorun olarak görüldü. Fakat şimdi Türkiye masada başat bir aktör olarak oturuyor ve eşit ve adil muamele istiyor. Nasıl herkese saygı duyuyorsa kendisine de saygı duyulması gerektiğini söylüyor. Bu da bazı kritik noktalarda uluslararası sistemin dengelerini rahatsız ediyor.

Tayyip Erdoğan, Filistin'den 'Dünya 5'ten büyüktür'e, BM Güvenlik Konseyi'nin reforme edilmesinden Suriye'deki mülteci krizine kadar bütün konularda uluslararası sistemin kusurlarını, günahlarını yüzüne vuruyor. Onlara ayna tutuyor. Aynada gördükleri şeyden rahatsızlar. Fakat aynada gördükleri şeyi yani politikalarını değiştirmek yerine aynayı tutana saldırıyorlar. Cumhurbaşkanı bu kadar yüklenmelerinin, "otoriter, diktatör" demelerinin arkasında da bu yatıyor."

"TÜRKİYE EN FAZLA İNSANİ YARDIM YAPAN ÜLKE" 

Türkiye'nin ekonomik büyümesi, toplumsal dinamizmi ve etkin dış politikasıyla dünyanın mazlum halklarına ilham kaynağı olduğunu vurgulayan Kalın, şunları aktardı:

"Filistin'den Somali'ye, Arakan'dan Balkanlara, Suriyeli ve Iraklı mültecilerden Afganistan'a kadar Türkiye son üç yıldır orantısal olarak dünyanın en fazla insani yardım yapan ülkesi. Bütün bu atılımları kendi öz kaynaklarıyla yaptı ve yapıyor. Üstelik dünyanın en zengin ülkesi olmadığımız halde herkesin yardımına koşmaya çalışıyoruz. Yeni petrol yatakları, yeni uranyum madenleri vs. bulmadık. Ülke aynı, toplum aynı. Nüfusumuz arttı, daha fazla iş ve istihdam yaratma gerekliliği ortaya çıktı. Ama ne oldu? Zihniyet değişti. Bir zihniyet devrimiyle Türkiye kendi ayakları üzerinde durabileceğini gösterdi. Bence bu bilinç güçlü bir gelecek için en önemli sermayemiz."

FETÖ'nün darbe girişiminin modern darbeler tarihinde benzerinin olmadığını kaydeden Kalın, röportajında şunları vurguladı:

"Böylesi kanlı bir darbenin milletin çıplak elleriyle durdurulduğu başka bir örnek yok.10-12 saat gibi kısa bir süre içinde bu hain ve kanlı darbe girişimi püskürtüldü. 241 şehit verdik, 2 binden fazla gazimiz var ve bu ülke büyük bir travma yaşadı. Bunu ön yargısız ve insaflı bir şekilde gören herkes Türk milletine saygı duyuyor."

Kalın, "Sıradan vatandaşlar devrimci olamazlar" tezinin ve birçok feminist efsanenin yıkıldığına dikkat çekerek, şunları kaydetti:

"Bu ülkede en devrimci hamleyi sağ ve muhafazakar kesimin içinde olduğu bir millet yaptı. Yaşmaklı teyzeler dua okuyarak sokağa çıktılar, kamyonlara atladılar, tankların önüne çıkıp hesap sordular ve 15 Temmuz’un kahramanları oldular. Bunlar Batılı feminist kadın tipolojisine uymadıkları için yüceltilmedi, önemsenmedi. Ama YPG-PKK saflarında savaşan terörist kadınların nasıl romantize edildiğini, fotoğraflarının Amerika’nın en büyük gazetelerinde, televizyonlarında yayınlandığını biliyoruz."

Darbe girişimine hala "Senaryo, tiyatro" diyenlerin ciddiye alınacak bir tarafı olmadığını bildiren Kalın, "Bu yüzden de darbe sonrası verilen tepkileri anlamıyorlar ya da anlamak istemiyorlar. Halbuki 15 Temmuz sonrası verilen tepkiler yaşanan hadisenin şiddetiyle mütenasiptir ve hukuk kuralları içerisinde yürütülmektedir. Başka bir ülkede böyle bir darbe girişimi olsa, bu kadar insan ölse o ülkelerde demokrasi, hukukun üstünlüğü ve vatandaşın can güvenliği için benzer tepkiler verilirdi." ifadesini kullandı.

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin, Türkiye’nin özneleşme sürecinin dönüm noktalarından biri olduğuna vurgu yapan Kalın, Türkiye’nin 7 Ağustos’ta Yenikapı’da tekrar ayağa kalktığını, darbe girişiminden sadece beş buçuk hafta sonra kendi imkan ve kabiliyetleriyle Fırat Kalkanı operasyonunu başlattığını bildirdi.

Türkiye’nin tüm dünyaya DEAŞ’la mücadelenin nasıl olmasını gerektiğini gösterdiğine işaret eden Kalın, Dabık’ın alınmasının sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda DEAŞ’ın sapık ideolojisine vurulmuş bir darbe olduğunu kaydetti.

Avrupa merkezciliğin ötekini yok sayan, ancak asimile ederek kabul eden bir yaklaşım tarzı olduğunu anlatan İbrahim Kalın, bazı üniversitelerde okutulmaya başlanan kitabıyla ilgili şu bilgileri verdi:

"Bunun yerine daha 'tevhidi' yani birleştirici bir bakış açısı geliştirmek mümkün. Zaten bunu yapabilirsek, ötesini de görebilir hale geliriz. Kitabın başlığında kullandığım 'ötesi' kelimesininin ilk anlamı bu. İkincisi daha metafizik bir anlam içeriyor. 'Ben'i de 'Öteki'ni de var eden ve ikisine de anlam kazandıran bir 'Ötesi' var."

AA

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
300
Kalan karakter : 300