Birini sevdiğinizi nasıl anlarsınız?

Nuran Yıldız yazdı..

16 Şubat 2009 Pazartesi, 02:08:00Güncelleme: 02:08:00
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.

14 Şubat, akşamüzeri. Üniversitemizin düzenlediği Alpay konserindeyiz. Alpay, yaşı olmayan bir adam. Dinlemeyince aklımıza gelmeyen, dinlerken nasıl oluyor da bu ziyafetten kendimizi mahrum bırakıyoruz sorusunu sorduğumuz enfes ses.
Konser salonu onun sesiyle romantizm doluyor.
Hemen arkamda iki genç şarkı arasında fısıldaşıyor. Biri diğerine “Akşam yemeğe götürecek misin?” diye soruyor. Dikkat kesiliyorum.
“Evet” diyor diğeri, “ama hediye yok.”
“Alsaydın iyi olurdu oğlum, bekler şimdi. Bak bizde sevgili yok, derdi de yok.”
“Biliyorum ama hem hediye hem yemek ikisine birden param yok. Daha onu sevip sevmediğimi bile tam bilmiyorum üstelik.”
“Saçmalama oğlum, yanında iyiysen seviyorsundur. Değilsen zorlama zaten” diyor öbürü.
Öbürünün bu kadar derin bir meseleyi bu kadar basitçe, şıpşak anlatması hoşuma gidiyor, dönüp onlara gülümsemek istiyorum, arkadaşım çekiştiriyor.
Alpay’ın “Avareydi gönlüm seni görmeden önce…” şarkısını dinlerken bu kez ben ve arkadaşım fısıldaşıp, “Birini sevdiğinizi nasıl anlarsınız?” sorusuna yanıtlar bulmaya çalışıyoruz. Bizim yanıtlarımız aşağıda, eminim sizde daha iyi yanıtlar vardır:
Eğer onun yanında gülüyorsanız ve neden güldüğünüzü sorduklarında aklınıza onun yüzü geliyorsa…
Daha bir dakika önce yanınızdan ayrıldığında buram buram burnunuzda tütüyorsa…
Hiç yoktan “doğum gününü kaçırdım mı acaba” diye telaşlanıyorsanız…
Her çalan telefonda ya da her gelen mesajda daha bakmadan aklınıza ilk onun adı geliyorsa…
Ve haberleşmediğiniz bir gün bitmek bilmiyor, sesini duyuncaya kadar aklınıza her türlü kötü neden geliyorsa…
O güne kadar kendinizle hiçbir derdiniz yokken, artık kendinizi daha çirkin buluyor, kendinize daha az güveniyorsanız…
En önemli işinizin olduğu akşam, o sizinle vakit geçirmek istiyor diye her şeyi bir yana bırakıyorsanız…
Sabahları gardrobunuzdan elbise seçerken “Bugün onu görecek miyim acaba?” Sorusu elbise seçiminizi etkiliyorsa…
“Üşüdüm” dediğinde üzerinizdekini vermek geliyor, hafifçe öksürdüğünde hemen alnına elinizi koyup ateşine bakmak istiyorsanız…
Makarnaya çatal sallarken acaba o ne yiyor diye düşünüyorsanız…
Arkadaşıyla birlikte olduğunu bile bile “acaba şimdi nerede” diye telaşlanıyorsanız…
Onu seviyorsunuz demektir, başka bir deyişle hapı yutmuş oluyorsunuz.. Geçmiş olsun.

BİRİNİ SEVMEDİĞİNİZİ NASIL ANLARSINIZ?

Yukarıdaki durumların sonundaki eylemleri olumsuz yapın, yeterlidir…

SANAL ÇÖPLÜK

Geçenlerde Soner Yalçın’ın Fehmi Koru’ya verdiği cevapta yaptığı bir tanım çok dikkatimi çekmişti. Yalçın, Google’a kaynak olarak değer vermediğini belirtiyor ve meşhur arama motorunu “çöplüğe” benzetiyordu.
Yalçın’ın çöplük tanımı hoşuma gitti. Tam 12’den vurmak gibi. Tıpkı çöplük. Aynı görüntü kirliliği, aynı pis koku… Güzel kokuları bastıracak kadar ağır. Hatta bir tür kanalizasyon.
Bu yüzden sanal ortama pek takılmam. E-postalarıma bakar, Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünü kullanırım en çok.
Bazen arkadaşlarım uyarır, “Bak şu sitede senin için güzel şeyler yazmışlar” derler ya da “Bak şu sitede sana çamur atmışlar.”
İki durumda da aynı sorulu yanıtı veririm: “Yazının kaynağı kayda değer mi?”
Adı açık seçik yazıyorsa ve o ad benim için kıymetliyse erinmiyorum bir fırsat bulduğumda açıp okurum.
Değilse, okumak için bir saniye bile ayırmıyorum.
“Ama” diyor bizimkiler, “sana atılan çamura belki yanıt verirsin.” O zaman da aklıma hiç sevmediğim bir adamın çok sevdiğim bir cümlesi geliyor.
Özer Çiller’e Başbakan eşi olduğu dönemle ilgili pişmanlığını sorduklarında “Var”, diyor, “O günleri hep yalan haberlere tekzip yazarak geçirdim, şimdiki aklım olsaydı öyle yapmazdım.”
Bazen deneyimin aktarılması yetiyor. Benim de yazılanları yalanlamakla geçiremeyeceğim kadar kısa bir hayatım ve o kısa hayatta yapmam gereken çok daha önemli işlerim var.
Mesela soru sormak için bekleyen öğrencilerim var, keyif almak için ise dostlarım...
O kadar değerli ve kısa ki hayat, hızlı bir trenin penceresinden akıp giden görüntüler gibi hızla akıp geçiyor. Bir de çöplükte pislik ayıklamakla geçirmeye zaman harcayacak kadar aptal olunabilir mi?

AKLIMDA KALAN

Denizli’de yol üzerinde bir mezar: Bodrum’dan dönüyorum arabayla. Her zaman olduğu gibi kendi ibadethanem olarak tanımladığım Pamukkale’ye uğramak için Pamukkale yoluna giriyorum. Her zaman olduğu gibi o yol üzerindeki ara yollara sapıyorum. Bir kazı çalışması görüyorum uzakta. Arkeoloji öğrencileri eski çağlardan kalma bir mezarın çevresinde çalışıyorlar. Arabadan iniyorum ve mezara bakmak için izin istiyorum. Bir iskelet, kıvrılmış yatıyor. Öğrenciler “genç birine ait” diyorlar. Anlamışlar. Orada durup dakikalarca o kıvrılmış yatan iskelete bakıyorum. “Bir gün birileri de bize bakacak mı böyle” diye geçiriyorum içimden. Bakacak ya da bakmayacak ama biz de öylece yatacağız. Bu gerçek ve iki yaz önce yaşadığım bu durum aklıma nereden mi geliyor? Türkiye gündeminde gözlerimize, kulaklarımıza dolan bunca kazanma arzusu, bunca iktidar hırsını izlerken o iskelet durumun ne kadar gülünç olduğunu durmadan ama durmadan zihnime çarpıyor da oradan..

nuranyildiz@haberturk.com