Yoksa siz hâlâ oy mu veriyorsunuz?
Öğretim üyelerine buradan sesleniyorum... Hâlâ niye oy veriyorsunuz, anlamış değilim. Rektör seçimlerinden bahsediyorum elbette. Düşünsenize, siz dünyanın en özgür kurumu olması gereken üniversitede... Öğrencilerinize her gün bağımsız düşünce pratikleri anlatırken...
“Birey önemlidir, devlet birey için vardır, gerisi tutsaklaştırır” derken...
Her fırsatta “Demokrasi, Demokrasi” ve “Demokrasi” diye bağırırken...
Çoğulcu fikirlerin önemin den dem vururken... Kuzu kuzu hâlâ rektör seçimlerine katılıyorsunuz... Ne YÖK takıyor seçiminizi, ne Cumhurbaşkanı...
Uğruna kulisler yaptığınız, eşi dostu, eski arkadaşları küstürdüğünüz, tarafınızı belli ettiğiniz yetmiyor, bir de zorla seçtirdiğiniz, sizi yönetecek meslektaşınızın atanmasını bile gerçekleştiremiyorsunuz...
Onca sıkıntı, onca kutuplaşma, onca kıskançlık derken... Bir rektör seçiveriyorsunuz... Sonra? En az oy alan atanıveriyor ya da ikinci sıradaki... Kimin atandığı çok da önemli değil. Sizin, yani üniversite öğretim üyelerinin seçtiği isim atanmıyor. Size, “Kusura bakma ama oyunun benim nezdimde hiçbir önemi yok” deniliyor. “Sen ne dersen de, ben kafama göre uygularım, karışamazsın” buyuruluyor. Ve siz hâ â kuzu kuzu rektör seçimlerine katılıyorsunuz ya... Bravo!
Üstelik sonucu beğenmeyince bu sefer, “Gördünmü yeni seçilen onun, şunun, bunun adamı” dedikoduları sürüp gidiyor. Birinizde çıkıp demiyorsunuzki “Kardeşim, baş kaldıralım artık, oy vermeyelim, seçime katılmayalım. Nasılsa YÖK bildiğini okuyor, Cumhurbaşkanı bile rahatsızmış bu durumdan”. (Bkz. Zeynep Göğüş’ün Hürriyet’ te ki dünkü köşesi.)
“Cumhurbaşkanlığı’nda beni en rahatsız eden şey rektör atamaları oldu. Onları mülakata ben tabi tutmuyorum, tanımıyrum ki... Kendi değerlendirmem yok. Seçimi YÖK heyeti yapıyor.” Ne bekliyorsunuz ey öğretim üyeleri? Vermeyin oy, seçmeyin rektörü... Ya da iyice uçalım mı? Kimse aday olmasın rektörlük seçimleri için... Rektör adaylarının durumu daha da kötü aslında... Onlarda en çok oyu alıp seçilemeyince, mağdur edebiyatı yapmaya bayılıyor. Olmayın aday kardeşim, girmeyin boşu boşuna strese. Cumhurbaşkanı’nı da üzmeyin, YÖK’ü de germeyin...
Mahkeme gibi kadındı!
“BİR kadın düşünün. İri yapılı. Mahkeme gibi. Nasıl güzel gözler, nasıl güzel saçlar. Boy bos. Nasıl güzel, nasıl seksi... Kocaman güneş gözlükleri takardı. Her gün ama her gün gelip şu masaya otururdu. Mahkeme başladığı günden itibaren her gün aynı masaya oturdu ve adayı seyret ti.” 50 yılını dolduran Kalpazankaya Restoran’dayım. Burgazada’da Kalpazankaya Tepesi’nde. Gülten Hanım o güzel, renkli gözlerini kısarak anlattıda anlattı. O anlattı, ben dinledim. Sabaha kadar kalkasım yoktu. Bahsettiği ada tam karşımda. Hani uzansam tutacağım uzaklıkta. Yassıada. Dava tabii ki Adnan Menderes’in davası. Peki ya o güzel ve seksi kadın kim? Adı üstünde, Suzan Sözen... Farsça ’da yanan, yakıcı, ateşli anlamına geliyor. Anne tarafından Polonyalı... Anlatılanlara göre Ayhan Aydan, Suzan Sözen-Adnan Menderes ilişkisini duyunca Menderes’i terk etmişti. Hat ta Suzan Sözen’in polis memuru kocasınında tayini başka bir ile çıkmıştı. Sözen ile Menderes dillere destan bir aşk yaşadılar. Sözen’in Yassı ada duruşmaları başladığı her gün Kalpazankaya’da bir masada oturup karşı adayı seyrettiğini ise yeni öğrendim. Nereden nereye diye düşündüm. Bir sonraki sevgilisiylede orada tanıştığını eklersek... Önerim şudur: Bence dünyanın en güzel lokasyonlarından biri olan Kalpazankaya’ya bir uğ rayın. Mümkünse hafta içi bir akşam... Güneşi batırın. Harika mezelerinden tadın. Şanslıysanız “tandır” gününe rastlayabilirsiniz. Gülten Hanım’dan hikâyeleri dinleyin. O zaman benim için de bir kadeh kaldırırsınız bel ki Yassıada’ya doğru.