Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Profesör Yılmaz Esmer’in Dünya Değerler Araştırması’nın Türkiye verileri hafta içinde açıklandı. Bekleneceği gibi en çok dikkat çeken bölümler komşu olarak eşcinsel veya “gavur” görmek istemeyenlerin oranının yüksekliği, orduya güvendeki dramatik azalma, mayo giymenin günah sayılması vs. idi. Bir de pek ya da çok mutlu olanların oranının yüzde 77 olması. Bunun yanı sıra her gün haberlere yansıyan kadınlara yönelik şiddetin bilinçaltında nereden fışkırdığını gösteren kadınların yeri ve statüsüyle ilgili veriler üzerinde de tartışma yapıldı. Erkeğin birden fazla eşi olabilir sorusuna verilen cevaplardaki dramatik artış 2009’da yüzde 11’den 2011’de yüzde 23’e özellikle kayda değerdi. Buradan benim çıkardığım sonuç araştırmanın altı fazla çizilmeyen verilerinden birisiyle bağlantılı. 1996’da yapılan araştırmada Türkiye’de yaşayanların yüzde 47’si kendisini orta sınıfa dahil etmiş. Yüzde 43 işçi/emekçi olduğunu söylemiş. 15 yıl sonra kendisini işçi/emekçi kategorisinde görenler yüzde 25’e inerken, orta sınıf diye tanımlayanların oranı yüzde 69’a çıkmış. Bu durumda spekülatif olarak Türkiye’deki evli erkeklerin orta sınıf statüsüne kavuştukça aslında eşlerinden pek memnun olmadıkları sonucunu çıkarabiliriz. Kadın konusundaki asıl vahim veriler ise kadın-erkek eşitliği konusuyla bağlantılı. Aile reisinin erkek olması gerektiğini söyleyenler yüzde 74, bazı kadınların dayağı hak ettiğini söyleyenler yüzde 30. İşin ilginci zenginleşmiş, orta sınıflaşmış, kadın-erkek eğitim düzeyi artmış 2011 Türkiye’sinde kadının dayağı hak ettiğini söyleyenlerin oranının 1996’dan 11 puan daha yüksek çıkması.

        Kadının hep kocasına itaat etmesi gerektiğini söyleyenler ise yüzde 62, ki bu 1996’dan beri neredeyse sabit. Yani gene tüm zenginleşmeye, eğitime rağmen kadın-erkek ilişkilerinin temel felsefesi değişmiyor. Daha vahimi kadınların da bu görüşlere büyük ölçüde itibar etmeleri. Bazı kadın dayak hak eder diyen kadınların oranı yüzde 27, hep kocasına itaat etmeli diyenlerinki de yüzde 57. Yani cinsiyetler arasındaki iktidar ilişkisinde Türk kadınları kendi değerlerini, eşit olup olamayacaklarını, toplumdaki yerlerinin haklarının ne olması gerektiğini erkek bakış açısından değerlendiriyorlar. Bu değişmedikçe Türkiye’de demokratik bir hayat felsefesinin yerleşmesi de bana mümkün gözükmüyor. Bu konuda da çarpıcı bazı rakamlar var araştırmada. Örneğin Türkiye’de toplu dilekçe imzalamış olanların oranı sadece yüzde 10 kesin imzalamam diyenler yüzde 61; yasal bir gösteriye asla katılmam diyenlerin oranı yüzde 68. Vatandaşlar temel demokratik haklarını kullanmanın belli ki başlarına bela olacağı inancındalar. Zaten telefon ve e-postaların izlendiğine inananların oranındaki yükseklik de hukuka ve devletin haklara saygı göstereceğine pek güven duyulmadığına işaret ediyor.

        Bireye söz ve çevre konuları da belli ki toplumu zengin ve güçlü olmaktan daha az ilgilendiriyor. Bazı yorumcular bu sonuçları Türk halkının muhafazakârlığının pragmatik olduğuna bağlamışlar. Olabilir. Ancak bu durumda çok önemli bir konuda yani din konusunda verilen cevaplar pragmatizmden öte bir oportünizmden ve daha da kötüsü gerçek bir uhrevi duygu ya da maneviyat eksikliğinden malul. Yüzde 64 dinin anlamı kurallara ve törenlere uymaktır demiş. İnsanlara iyilik yapmaktır diyenler yüzde 36. Din ölümden sonrasına anlam kazandırır diyenler yüzde 79, yaşadığımız dünyaya kazandırır diyenler yüzde 21. Bu rakamlardan da felsefi derinliği olmayan, görüntüyü manevi ve uhrevi değerleri sahiplenip özümsemekten daha öne koyan dolayısıyla da her gün rastlanılan ticari, cinsel, toplumsal ahlaksızlıklara çanak tutan bir inanç matrisi çıkar. Bunun adı da muhafazakârlık değildir doğrusu.

        Diğer Yazılar