Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Dünyaca ünlü Fransız şampanya üreticisi 2002 mahsulü rose’sini tanıtmak için İstanbul’u seçti. Peki çok özel misafirlerin ağırlandığı gecede neler yaşandı?

        Boğaz kenarındayız. Vakit alacakaranlık. Gölgeli bahçenin içinden rıhtıma uzanan meşaleli bir yol. Konuklar denizden gelecek. Ev sahibi orada. Beklemede. “Biraz erken gel de konuşalım” demiş. Uymuşuz. Ama durun, bir dakika, oraya döneceğiz. Mekân; Ortaköy’de Esma Sultan Sarayı’nın harabesi. Bilenler biliyor. Ama görmeyenlere de anlatmalıyız: Burası “Mamur bir harabe”. O da ne demek? Diyelim. Boğaz boyunca sıralı sultan saraylarından belki de en mütevazı ölçeklisi Ortaköy Camii’nin az ilerisindeki Esma Sultan Sarayı’dır. Bu yapıdan elimize kalan bir karkas. Mal sahiplerinin,muhtelif beyin fırtınalarını takiben, şehrin de şanslı olduğu nadir kararlardan biri ve “yıkık haliyle” kullanılmaya başlanıldı. Bu ne zamandır böyle? Emin değilim. Ama 20 yıla yaklaşmış olabilir. Harabe olarak günümüze kalan karkas cephe, içeride teknik donanımlı bir “kış bahçesi misali” kullanılmakta...

        İSTANBUL ÇIKARMASI

        23 Ocak 2013 Çarşamba günü, mamur harabe, istisnai günlerinden birini yaşadı. Şampanya âleminde sıralamanın en üstlerinde yer alan şampiyonlar ligi takımlarından “DomPerignon’un İstanbul çıkarmasına” ev sahipliği yaptı: Fransızlar 2013 yılını İstanbul’da geçirecek galiba. Haydi hayırlısı. Her yaştan, bütün Fransız kadınlarına şimdiden “Hoşgeldiniz” demek isterim.

        Geçen hafta İstanbul Modern’de FransızModernitesi Sergisi ve Lüks Mallar Fuarı-Colbert Haftası’nı düzenleyen Parisliler esas altın vuruşu Dom Perignon ile yaptı. Dom Perignon “Şampanya” denilince ilk akla gelen üçmarkadan biri. Öyle seneleri var ki, artık her biri bir efsane. 1996, 1990, 1985, 1979, 1975. Geçtiğimiz sene 1996 Rose Gold (iri bir şişe) Methusaleh’in Londra’da 40 bin Euro’ya satıldığını eklemek, konunun ölçeği hakkında bir fikir verecektir. Prestiji her daim tavan! Üstelik hiçbir zaman, bu mevziler benim olmuş bir kere, rehavetinde de olmamış. Hem geleneğine sahip hemde yaşadığımız günün, anın farkında.

        2002 yılı mahsulü “rose” şampanyasını uzmanların beğenisine sunmak üzere İstanbul sahnesini tercih etmişler. Bu şampanyayı yapan Richard Geoffroy ile konuşuyoruz. Ev sahibi 50’li yaşlarında, zarif, kendinden emin bir adam. Muhterem, pazarlama kibarlıkları içinde dağılmakta değil. Heyecanını gizleyemeyen bir İstanbul âşığı. Herve Magro’ya bakıyorum. Bir “diplomat” daha ne ister? Kendi kültürünün övündüğü vitrin mallarından biri görücüye çıkmış: Omesut bir ev sahibi.

        Bütün dünyadan davet olunmuş ikimasa nüfusu, bir Birleşmiş Milletler oturumu misali. Herkes merakla 2002mahsulünü tadıyor, tartışıyor. Rose 2002 burunda çok iyi. Geoffroy’un atışı tamhedef. Sizi muhtelif coğrafyaların rayihaları arasında dolaştırıyor. Gözünüzü yumun: Nadide bir bahçenin içindesiniz. Yanımda oturan Berlinli sarışın elimi tutuyor. Hölderlin’i anlatmada: “Heiligen Nüchternheit”. Bu felsefenin Doğu- Batı eksenindeki en hoş uçarılıklarından: “Kutsal ve yalın ilk niyaz”. Kadın haklı. “2002 rose’si” için başka söze gerek var mı? Her anı özenle senaryolanmış gecenin ilk sürprizi bir “modern dans gösterisi”. Konya’da başlayan, New York’un en iddialı çağdaş bale koreografilerine uzanan bir enstalasyon. “Müzik, insan, gelenek vemodern” üzerine bir güzelleme. Mevlânâ’nın sadece bizler için değil, Batı için de derin bir soluklanma kapısı olduğu o kadar açık ki. Masamda oturanları izliyorum: Çinli genç kız, Norveçli yaşlı adam, şuh Fransız kadın. Nefeslerini tutmuşlar. Gözlerini kırpmama azmiyle seyirdeler.

        IŞIKLA DANS EDEN ŞEHİR

        Yemeğe celb olunuyoruz. Sağımda Berlinli bir yazar, solumda Parisli bir uzman, karşımda Zürich’li bir kanaat önderi oturuyor. Üç kadın da 35-45 yaşları arasında. Onlarla konuşmak bir teyit suaresi gibi. 22. yüzyıl bu kadınların elinde biçimlenecek.

        Ey Türk Gençliği! Mahalle tarafından pohpohlanarak egoları yamultulmuş genç erkekler! Sakın ola bunu unutmayınız! Etrafımı saran üç kadın farklı aile ve coğrafyalardan. Ama ortak bir paydaları var. Bilgi ve fikir sahibi, söylediklerine hâkimve özgüvenleri yerinde insanlar. Ve elbette bu ahval üçünü de cazip kılmakta. Yine de açgözlü ruh haliyle sairmasa mevcuduna göz atıyorum. Güzelliğe âşık bir insan ne yapar, ayrımcılık. Ama, beyhude. Akşamın güzeli “rose 2002” kalsın istenmiş olmalı. Ev sahibimiz bir kez daha söz alıyor. İstanbul’a olanmerakını dillendirmek için. Şunu söylemeliyim. Adamın kumaşında şiir var. Hep düşündüğümve pas geçtiğim“ışığı” anlatıyor: “Yeryüzünde ışıkla, İstanbul’un dansını başka hiçbir şehirde göremezsiniz. Onun için ‘rose 2002’ye’ bu sahnede bakın istedik.”

        İDDİALI MÖNÜ

        Benim gelin tarafı olarak tezahürat yapacak halimyok. Mevcudu süzüyorum. Masalar alkıştan yıkılmakta. Nihayet gecenin, zor ve kritik zamanı çatıyor. Jean François Piége genç Fransız mutfağının gözdelerinden. Kariyeri yaldızlı. Üç yıldıza erişmesi an meselesi. Şimdi bu kompartmandakiler huysuz ve nadan olabilirler. Deplasmandasınız. İkamemal ile başa çıkacaksınız. Ama, el hak bizimçocuk başarılı. İddialımönü ilgi çekici hovardalıklarla dolu: Yaban turp kreması ve tütsülenmiş somonla başlıyor. Güney Amerika usulü çiğ deniz tarağı dilimleri ve siyah trüf mantarı, ardından İskenderun karides ve kestane kıtırları, ıspanak, keçi peyniri ve trüf mantarıyla tamamlanıyor. Tatlı olarak mandalina kabuğu sorbesi, jölesi ve gül yapraklarıyla safran servis olunuyor. Mönü terkip ve tercihleri için susma hakkımı kullanacağım. Ama son fasıldaki Anatolian sultan’s delights ile Selçuklular kast olunmuyorsa Fransız dostlarımıza Osmanlı’nın bir Rumeli devleti olduğunu hatırlatmakta yarar görürüz. İstisnai gece bende şu hissi yarattı. Şayet Çamlıca, Haliç gibi hoyrat hatalar yapmazsak bu şehir Avrupa Topluluğu’nun fikir babası Napoleon’un dediği yolda: Dünyanın başkenti. Gönüllerde...

        Diğer Yazılar