Önce öldürecek sonra ağlayacaksın!
Yıllar önce tanıdım onu... Evine giren bir hırsızı vurup öldürmüştü.
Hırsız da hırsız hani, denilene göre tiner çekmiş, gözü kimseyi görmez şekilde elinde sustalısıyla gece yarısını az geçe evin içine girivermiş... Girmesiyle de evin hanımıyla karşılaşmış. Kadın çığlık çığlığa bağırırken, televizyon önünde uyuklamakta olan kocası, babasının beylik tabancasına sarılıvermiş. Çocuklar uyanmış bağrışlar, feryatlar derken...
“At o bıçağı, at dedim sana, at!”
Ve silah patlamış...
Hırsız kanlar içinde yere serilmiş... Okuduğunuzda olağan bir 3. sayfa haberi olmaktan öteye geçmeyen bu dram benim hayatımı değiştirdi. Sadece benim mi? Silahı çeken adamın da...
Yanına gittiğimde hüngür hüngür ağlıyordu. Bir gazeteci olarak ilgimi çekmişti çekmesine ama “Aslında sinirleri bozuldu herhalde bir tür boşalma yaşıyor” diye düşünmüştüm... Yanına usulca yaklaştım, “Geçmiş olsun” döküldü dudaklarımdan. Birden başını çevirip bana baktı, gözleri kan çanağına dönmüş bir şekilde: “Neresi geçmiş? Ben dün gece bir çocuk öldürdüm” dedi.
O anı bugün bile hatırlarım... Nasıl buz kestiğimi, o ana kadar biraz da acemi gazetecilik heyecanıyla ölenin kimliğiyle hiç ama hiç ilgilenmediğimi, sonrasında küçük bir araştırma yaptığımı... Hepsini hatırlarım bugün bile...
Babam yaşındaki adam haklıydı. Vurduğu çocuk 16 yaşındaydı. Vuran ise ben evden ayrılırken hâlâ “Ben bir çocuk öldürdüm, ben bir öğretmenim, yaşatmayı öğretiyorum, öldürmeyi değil ki” diye ağlıyordu.
Sonrasında yazdığım haber çalıştığım gazetede sürmanşet olunca bir tartışma başlamıştı. Bugün geri dönüp bakıyorum da, soru bile provokatifti...
“Evinize gece yarısı gözü dönmüş, uyuşturucu almış, elinde bıçakla biri girerse ne yaparsınız?” Cevapların çoğu aynıydı... Vururum! Peki ya siz ne yaparsınız?
Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven‘in dağdaki “terörist” çocuklara bahşettiği gözyaşı nedense birilerini fena halde rahatsız etti. Oysa o gözyaşının Mümtaz’er Türköne‘nin yazdığı gibi “Muhteşem Süleyman”ın “Şehzade Mustafa” için döktüğü gözyaşından hiçbir farkı yoktu...
Öylesine acımasız, öylesine çaresiz, öylesine sistem için var olma, sistemi yaşatma güdüsüyle bezenmiş... Önce öldürecek sonra ağlayacaksın! Devlet ancak böyle yaşar ve yaşatılır... Oysa unutmamak gerek ki biz gözyaşı döken bir milletiz.
Devletimiz gözyaşı döken bir devlet... Başbakan’ın “Biz teröriste ağlamayız” cümlesi içimi acıtmıştı ama bir taraftan da, Emniyet Müdürü’nü görevden almayışı içime su serpmişti... Taa ki tabloya İçişleri Bakanı girene kadar. Kambersiz düğün olur mu?
“Benim talimatımla Emniyet Müdürü hakkında soruşturma başlatıldı” dedi. Diyorum ya eksik parça tamamlandı diye... Hepimiz milletçe rahat ettik...
Ettik mi? Ben etmedim. Dağdakine gözyaşı dökmeyebiliriz, ama dökeni niye linç ediyoruz? Bir gün biri çıkıp da ezber bozuyor diye niye bu kadar rahatsız oluyoruz? AKP’nin vicdanı olarak nitelendireceğim Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç‘a bile niye geri adım attırtıyoruz?
Dümdüz sorayım mı? Çocukların dağa çıkmalarını niye engellemiyoruz? Niye yapamıyoruz? Niye yaşatmak için uğraşmıyoruz da ölümden besleniyoruz?