SON DAKİKA

Toronto’da Ustaoğlu ve Tükel sahne aldı

13 Eylül 2016 Salı, 16:25:57 Güncelleme:16:26:34
Kerem Akça

Kerem Akça

[javascript protected email address]

Biri Türk, diğeri Türk asıllı Amerikalı… Yeşim Ustaoğlu, ülke sinemasının son 20 yılına damga vurduktan sonra olgunlaşmış bir isim. Onur Tükel ise New York’un sanat çevrelerinde zamanla kült bir yönetmene dönüştü. İlkinin “Tereddüt”ü ve ikincisinin “Catfight”ı 41. Toronto Film Festivali’nin ilk yarısının dünya prömiyerleri arasında en dikkat çekici işler arasındaydı.

TEREDDÜT”: YENİ TÜRKİYE’NİN ‘PERSONA’SI

Ingmar Bergman, renkli döneminin başyapıtı “Çığlıklar ve Fısıltılar”da (“Viskningar Och Rop”, 1972) lineer akışı da bozarak renk paletinin birincil faktör olduğuna dikkat çekmiştir. Kırmızıdan sarıya uzanırken dikkat çekmeyen renk çeşitleri karşımıza bir ‘ruh hali tasviri’ çıkarır. “Çığlıklar ve Fısıltılar”daki ölümden sonra “Güz Sonatı”ndaki (“Höstsonaten”, 1978) anne-kız ilişkisi de bu üsluba alan açarak aslında yönetmenin bu konuda zamanla ne kadar takıntılı hale geldiğini kanıtlamıştır.

Yeşim Ustaoğlu, sanki fırtınanın vurup yıprattığı bir Şile resminin içerisinde bu dehlizlere girmek istiyor. Hüznün, sıkışmışlığın, kaosun, çıldırma riskinin ve kafa karışıklığının iç içe geçtiği bir kadın tablosu çıkarıyor. İki farklı sınıftan tiplemeyi adeta bir terapi seansına sokuyor. Şehnaz ve Elmas bir elmanın iki vahşi yarısı gibiler…

Biri müstakil evinde Cem ile tutkulu bir ilişkiye girerken, diğeri muhafazakar evliliğin içerisinde psikolojik sarsıntıyla şiddete ve nicesine maruz kalıyor. Yönetmen, “Tereddüt”te gizemli isimden de beslenerek kadın-erkek ilişkilerinin geldiği noktaya, yeni Türkiye’deki eşitsizliklere, özgür kalma problemine dikkat çekiyor.

“Araf”la (2012) olgunluk dönemine giren Ustaoğlu, işin içine kapkaranlık duran hayali öğeler de yerleştirerek, adeta “Persona”daki (1966) ‘psikolog-hasta ilişkisi’nin etrafını saran deneysel ve gerçeküstü dokuyu renklide karşımıza çıkarıyor. Bunun içerisinde tutku dolu seks sahnelerini ülkemizde görmediğimiz kadar iyi çekme başarısını göstererek ayrı bir alkışı da hak ediyor yönetmen. Planların süresini uzun tutup Kurtuluş’un varlığına göre yol alıyor. Bu taktikte başarılı oluyor.

Andreas Dresen filmlerinden bildiğimiz Michael Hammon ikinci Ustaoğlu filminde iyi iş çıkarıyor. Ölçeklere, renklere ayrı bir tat katıyor. Ama bazen, özellikle sahildeki evde geçen sekanslarda kamerayı fazla sallıyor. Dresen’in ezberini akla getiriyor. Bir sekansta zorlayıcı terapi seansını kaldıramayan Ecem Uzun’u görebiliyoruz. Yine ‘Clair Obscur’un anlamının açıklandığı kısım, kör kör parmağım gözüne duruyor.

Yönetmen, kariyerinin en egosantrik işine imza atmış. Türk kadınlarının yaşadığı kaosu, korkuları bize doğrudan hissettirirken işin içine fırtınayı da, renkleri de, rüyaları da sokmuş. ‘Yeni Türkiye’de kadınların çektiği acıları Bergman kanadından ameliyat masasına yatırmış. “Tereddüt”, adeta bu topraklarda ‘tereddüt’ içinde olan kadınların ‘ego/alter ego’ tasvirini, ‘net-muğlak’ gelgitlerini yansıtıyor. Funda Eryiğit çok iyi. Ama boyutsuz Okan Yalabık’ın öyküye bir katkısı olmuyor.

FİLMİN NOTU: 6.5

CATFIGHT”: FANTASTİK KOMEDİ KÜLTÜ GELİYOR

New York’un yeraltı dünyasında bir kült yönetmene dönüştü zamanla Onur Tükel. Onun yaptıklarını B-tipi, yapmacık, pespaye olarak algılayanlar da çıkacaktır. Zaman zaman biz de katılıyoruz bu yorumlara. Ama bu durum biraz onun yapmak istediklerini reddetmek olur. “Catfight”ta aslında tam olarak ‘entelektüel komedi’ denen şeyin ‘korku-gerilim’ öğeleriyle ayaklandığını görüyoruz.

Anne Heche ve Sandra Oh’un birbirine girdiği, kanlı bir kavganın metaforik ve belirleyici bir dönüş noktasına dönüştüğü fantastik/kanlı komedi, “Trading Places” (1983), “Bugün Aslında Dündü” (“Groundhog Day”, 1993) gibi tür filmleri kadar işlevsel hale gelebilir mi, onu zaman gösterecek. Yönetmen bundan emin. Dylan Baker’ı da ‘üç sene yatıp uyandın’ diyen hayat bekçisine dönüştürüyor.

“Catfight”, aslında bir ‘ana imaj’ (‘familiar image’) yaratıyor. Bunu da belirleyici ve şaşırtıcı bir sahne üzerinden yapıyor. Kadınların dönüşümü ABD’nin entelektüel sınıfının kafayı yemesi olarak planlanıyor. Bir sosyolojik grup hınzır bir şekilde taşlanıyor. Heche’in eşcinsel, Oh’un heteroseksüel olması ikiliyi bir elmanın iki yarısı haline getiriyor. Bunların birbirinin büyüsüne kapılmasıyla aslında ‘delilik’ başlıyor.

Tükel, kült bir komediye ulaşırken, alt kültürün Woody Allen’ı olarak kendi rol almamasıyla sınıfı geçiyor. Bu durum da bir özgüvenle gelince aslında pespaye durabilecek görsel yapı önemsenmeden tamamen eldeki fikre, onun işlenişine bakıyoruz. Kült olur denebilecek noktada da sanki John Waters-Woody Allen kırması bir gelenek denemesiyle yüzleşiyoruz.

FİLMİN NOTU: 6.9

 

BU YAZIYA İLK YORUMU SEN YAZ
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
GÖNDER

DİĞER YAZILARI


TÜM YAZILARI İÇİN TIKLAYIN