Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        İstanbul Modern, Galataport kapsamında yıkılıp yeniden yapılacağından yenibir binaya taşınmak zorunda kalmıştı. İşte bugün, kapılarını sanatseverlere yeniden açtı. Artık Şişhane Metro’suna çok yakın, Tepebaşı’nda, 1896 tarihli eski Union Française binasında ziyaret edebileceğiz. Galataport’taki binasını ünlü Italyan Mimar Renzo Piano yapacağı için mutluyuz ama üç yıl içinde müzenin geri taşınabileceğinden de umutlu değiliz. Bu ülkenin genlerinde işi vaktinde bitirmek pek yoktur.

        İstanbul Modern Tepebaşı’ndaki bu geçici mekanında hem kendi koleksiyonundan bir seçkiyi “Şimdinin Peşinde” ve “Bakış Açıları” başlıklarıyla sergileyecek hem de yeni süreli sergiler yapacak her zamanki gibi. Geçici mekanın açılışı Ferko’nun sponsorluğunda, İngiliz heykel sanatçısı Anthony Cragg’in “İnsan Doğası” adlı sergisi ileyapıldı. Sergide 50’nin üzerinde yapıtla Anthony Cragg’in çeşitli dönemleri tanıtılmak istenmiş. Küratör, Istanbul Modern Genel Direktörü Levent Çalıkoğlu. Sanatçı’nın 1980’lerden bu yana çok çeşitli malzemelerden yine çeşitli teknikler kullanarak ürettiği hem erken dönem işleri hem de ‘Akılcı Varlıklar’ dediği daha yeni işleri var.

        Türkiye’de gerek İstanbul Modern’deki işiyle, gerek büyük binaların, otellerin kapılarındaki heykelleriyle tanıdığımız Anthony Cragg’in kısa ismi Tony Cragg. Babası uçak endüstrisinde mühendismiş, o da 1949’da Liverpool’da doğmuş. Eğitimini Cheltenham, Wimbledon ve Londra Kraliyet Sanat Akademisi'nde tamamlamış. İngiltere’de yaşadığı yıllarda biçime yoğunlaşan çalışmalar yapmış. 1977 yılından itibaren Tony Cragg’in Almanya yılları başlamış. Düsseldorf Sanat Akademisi’nde öğretim görevlisi, profesör ve dekan olmuş, arada Berlin Sanat Üniversitesi’nde çalışmış. 1988 yılında Birleşik Krallık’ın en prestijli ödüllerinden Turner Ödülüne layık görülmiş ve aynı yıl, 43.Venedik Sanat Bienali’nde ülkesini temsil etmiş. Eserleri dünyanın çeşitli müzelerinde yer alıyor ve koleksiyonerlerden de oldukça rağbet görüyor.

        ‘İNSAN DOĞASI’

        Tony Cragg’in renkleri çekici ve formları kocaman. Bazısı kütlesel bazısı döngüsel. Cam’dan ahşaba, metalden sanayi atıklarına ve dökme bronzdan fiberglasa kadar çeşitli malzemeler kullanmış. Sanatçının birçok ödülü ve birçok ülkeden aldığını şanı var.

        Serfiraz Ergun: Sizin burada çeşitli dönemlerinizi yansıtan işlerinize baktığımda aklıma doğadan etkilendiğiniz ve işlerin de organic olduğu geliyor. Öyle mi oldu?

        Tony Cragg: Evet öyle oldu. Küçük bir erkek çocuğuyken fosil ve mineral toplardım. Biyoloji ile de çok ilgiliydim. Zaten serginin başlığında bunu görebiliyorsunuz. ‘İnsan Doğası’ Biz kendimiz de genişlemek, uzamak için doğadan faydalanıyoruz. Mobilyalarımız, giysilerimiz hep doğadan. Doğayı kullanıyoruz ama aynı zamanda doğanın her zaman bizden daha başarılı olduğunun da farkındayız. Doğru ben hep yüzümü doğaya çevirdim mesleğimi yaparken. Doğa yüzyıllardır bu işi yapıyor. Biz ise çok yeniyiz. Bir bakıma bir mucize doğa. Ama bizim yapabildiklerimiz doğanın çok daha altında. Çok daha averaj.

        REKLAM

        SE: İşlerinizi buraya eski işleriniz ve daha yeni döneminiz olarak mı yerleştirdiniz?

        TC: Hayır. Ben ikisi arasında bir ayrım yapmıyorum. Daha önce ki işlerimi yapmamış olsaydım bugün yaptıklarımı yapamazdım. O yüzden onları hiç ayıramam.

        SE: Heykellerinize başlamadan önce çizim yapıyor musunuz?

        TC: Evet. İşlerimin çoğunun eskizi var. Çizim yapmayı seviyorum. Aklım hep çizimlerle meşgul. Yani işelerin çoğunluğu çizimlerden yola çıkılarak yapılmış ama sonunda heykel yaratılırken ben bir tasarımcı değilim ki onu birebir uygulayayım. Zaten seni malzeme alıyor bir yere götürüyor. Çoğu zaman iş öyle bitmiyor. Siz bir yazarsanız, boş bir sayfaya düşüncelerinizi dökmeye başladığınızda kelimeler size başkayerlere götürüyor, ekliyorsunuz, çıkartıyorsunuz, bazen umduğunuzdan çok daha iyi bir şey ortaya döküyorsunuz. Müzisyenler de öyle yapmıyor mu? Mutlak sessizliğin hakim olduğu bir yer düşünün. Müzisyen bir nota koyuyor sessizliğe ve diğeri ve o sessizliğin içersine sesten bir heykel koyuyor. Yani sessizliği sesten bir heykelle yırtıyor, kırıyor. Benim heykellerim gibi.

        SE: Peki sizce hangisi daha önce geliyor? Yaratıcı fikir mi malzeme mi?

        TG: Malzeme. Biz hepimiz malzeme ile yaşıyoruz. Ben malzemeyim, etrafımdaki boşluk malzeme. Biz malzemeden başka bir şey bilmiyoruz. Tabii, malzemenin önceliği kaçınılmaz. Ama bizim ondan yarattığımız yapıt, beynimizdeki en çetrefilli, en mükemmel, en karmaşık en mükemmel nöronlar sayesinde oluyor.Tabii dediğim gibi malzeme her şeydir.

        SE: Aynı konuyla ilgili bir soru daha… Camdan bir iş yapmak istiyorsunuz, yapacağınız yapıta yön veren elinizdeki cam malzeme mi oluyor?

        TC: Hayır, malzemelerin kendi karakter özellikleri, doğası vardır. Bir orkestradaki enstrümanlarla karşılaştırabiliriz. Bu enstrümanların her birinin ayrı kalitelerde müziği ifade yetenekleri var. Ben de malzemeyi böyle görüyorum. İlginç olan son yüzyıldır, malzemelerin sanatçıya sundukları üslup ve tarz o kadar gelişti ki tüm malzemeler anlam taşıyabilir hale geldi. Sanatçının kullanamayacağı hiçbir malzeme yok artık.

        SE: Neden Almanya’da Wuppertal’de yaşıyor ve çalışıyorsunuz? Sanki daha büyük bir metropol sanatçılara daha cazip gelirdi diye düşünüyorum. Wuppertal de bir sanat merkezi değil herhalde.

        TC: İlk eşim Wuppertal’liydi. Londra’da Kraliyet Sanat Akademisi’nden sonra Almanya’ya taşındım. Stüdyo buldum, çocuklarımız oldu o yüzden kaldım orada. Wuppertal bir sanat merkezi. Burası Nordrhein Westfalen bölgesi. 40-50 şehirlik bir eyelet. Dünyada en yoğun sanatsal üretimin yapıldığı yer herhalde orasıdır. Benim evimden bir saat uzaklıkta güncel sanat sergileyen 50 müze var. Düseldorf’ta birçok fantastik sanatçının çalıştığı veya yetiştiği Akademi’de ben de 38 yıl çalıştım. Benim evimin çevresinde 19 tane opera salonu var. Ayrıca Wuppertal, Pina Bausch’un da memleketi olmakla ünlü. Tam Wuppertal olmasa bile 20 milyon insanın yaşadığı bu bölge, dünyanın en yaratıcı yerlerinden biri.

        ÖDÜLLER SANATÇIYA DEĞİL KURUMA YARAR

        SE: 1988 yılı hem dünyanın prestijli sanat ödüllerinden biri Turner Ödülü’nü aldığınız hem de 43. Venedik Sanat Bienali’nde ülkenizi temsil ettiğiniz yıldı. Sizin için kariyerinizde bir kırılma, bir atılım tarihi miydi?

        TC: Hayır hiç sanmıyorum. İngiltere’de yaşamıyorum ama İngiltere’de çok iyi bir eğitim alma şansını elde etmiştim. Diploma projemi 1977’de tamamladım. Sergim çok yankı yaptı. 80’lerde de birçok sergi açtım. Turner Ödülü’ne gelince, bu tür ödüller sanatçıya değil kurumlara yarar. Tamam müteşekkirim ama benim yaşamımı çok etkilemedi. Benim Birleşik Krallık’ta sanat dünyasına girdiğim 70’lerin sonu, 80’lerin başında Londra’da güncel sanat sergileyen sadece 7 galeri vardı. Biz açılışlara gittiğimizde hep aynı 50 kişiyi görürüdük. Sanat dünyası çok küçüktü kısacası. Dünyanın her yanında sizin Istanbul Modern’iniz gibi müzelerin, galerilerin açılması, koleksiyonerlerin artması son 40-50 yılın ürünüdür. Güncel sanatçıların insanların yaşamlarına sunduğu vizyon, sanatın da ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Burada hem kişilerin tarihi hem de genel tarih var. Benim için birini diğerinden ayırmak çok zor. Ben her zaman kimsem, oydum.

        ORTADOĞU’YA AÇILMIYORUM, TESADÜF

        SE: Son iki yıldır, Tahran, İsfahan gibi kentlerde sergiler açıyorsunuz, İran müzelerine giriyorsunuz. Şimdi de İstanbul Modern. Ortadoğu’ya doğru bir kaymamı var?

        TC: Bunlar benim için çok heyecan verici maceralardı. Bugün New York’a uçuyorum. Çünkü Park Avenue’da bir sergim açılacak. Güney Amerika’da bile sergi açmıştım ama İran’a daha önce hiç gitmemiştim. İranlı öğrencilerim ve arkadaşlarım vardı. İranlı sanatçılar da tanıyorum. 2 yıl önce onları ziyarete İran’a gittim. Karşılaştığım insanlardan çok etkilendim ve şaşırdım. Bu sergileri açtığım için de kendimi şanslı hissediyorum. Yeni bir yöne kayma demiyelim buna ama çok olumlu ilişkiler ve bölgeler bunlar. Ben ülkelerle, milletlerle ilgilenmiyorm, yüzyüze kişisel temaslardan hoşlanıyorum.

        SE: Burada da epey koleksiyoneriniz var. Güzel bir bina yapan kapısına bir tanede Tony Cragg heykeli koyuyor.

        TC: Ben bir tanesini gördüm, diğerlerini bilmiyorum. Mesele şu, sokakta yürürken heykellere takılıp düşmek iyi bir şey değil tabii, dünyanın birçok şehrinde o kadar çok heykel yok. Ama olmalı, sadece benim ki değil birçok heykel yer almalı. Hele birbirine benzeyen orta karar günümüz şehirleşmelerinde sanat eserleri şehirleri daha anlamlı ve ilginç kılar.

        Diğer Yazılar