Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        HEMEN her konuyu dehşetengiz bir kültür savaşının malzemesi haline getirmedeki maharet, yılbaşı konusunda bir kez daha ve iyice zıvanadan çıkmış şekilde sergilendi. Bir dini bayram olan Noel ile yılbaşını harmanlayanlar, belli ki kendi abdestlerinden de bir türlü emin olamadıkları için; yılbaşını kutlayanlara, felekten bir gece çalmak isteyenlere, dünyayla bir ortak duyguyu paylaşmaya, hoşça vakit geçirme peşinde olanlara veryansın ettiler.

        Yılbaşı kutlamasına karşı çıkanlar, özellikle Hıristiyan toplumların evriminde önemli ve olumsuz bir rol oynamış “Mikrop kapmayalım”, “Safiyetimizi yitirmeyelim” hezeyanı içinde, ortalığa bol miktarda zehir saçtılar. Böyle yersiz konularla vakit öldüren, toplumun iç dirliğini paralayan, toplumsal kesimleri arasında dayanışma yerine sürekli husumet üreten ülkelerin, dünyada öne çıkmaları filan söz konusu olamayacaktır.

        Sanırım 2015’te bugün görülen eğilimlerin aynı hızla sürmesi halinde, Türkiye’yi bekleyen kader; oynadığı hemen tüm liglerde geri kalmak, hatta küme düşme hattına yaklaşmak olacaktır. Daha şimdiden, bir zamanlar pek övünülen ekonomik büyüklükte iki sıra düşüldüğü anlaşılıyor.

        Halbuki kafayı kaldırıp dünyaya bakmak ve dinamikleri anlamak, geçmişe göre çok daha gerekli. Örneğin, dünya ölçeğinde belirleyici bir dinamik 2015’e de hâkim olacak. Küresel bir orta sınıf kalkışmasının parçası olan Gezi benzeri olayların arkasında, orta sınıfların kendi geleceklerinden duydukları derin endişeler var.

        Bu endişeler, bir yandan küresel kapitalizmin dinamikleri karşısında hissedilen çaresizlikten kaynaklanıyor. Diğer yandan da orta sınıf normları dışında hareket eden, gri ya da kara ekonomi yoluyla zenginleşen alt sınıfların, tükenmeyen hırsları ve kural tanımazlıklarının getirdiği sıkıştırma var. Bu enerji, popülist politikacıların yükselmesinde ve zirvede tutunmasından da ciddi bir pay sahibi. Orta sınıfların tepkisi, sağ veya sol esintili olabiliyor, ama arka plandaki ortak çerçeve, orta sınıfların artık refah devleti tarafından korunmadıkları, eşitsizliklerin başını alıp gittiği bir küresel ekonomik gerçeklik.

        1970’lerin sonunda, 2008’deki büyük ekonomik krize kadarki döneme damgasını vuran ekonomi anlayışı; piyasacı, devleti ekonomide devre dışı bırakmayı hedefleyen, Dani Rodrik’in deyişiyle “İstikrarı bul, özelleştir, serbestleş” önermelerini ön plana çıkarıyordu. Bunun sonucu yalnızca derin bir kriz olmadı. Aynı zamanda orta sınıfı sıkıştıran dinamiklere bağlı olarak, ortaya büyük eşitsizlikler de çıktı. Bunların basıncını hissedenler de, krizin ardından kendilerini sokaklara vurdular.

        Söylemleri bunu açıkça dile getirse de getirmese de, tüm eylemlerin ortak paydası, gelecek korkusu (ki buna çevre/iklim değişikliği sorunu da dahil) ve eşitsizlikten kaynaklanan derin kaygılardı. Yerleşik ekonomik zihniyet uzun zaman ekonomik özgürlüğü ön plana çıkarıp bireylerin fırsatlardan yararlanarak, zengin olma hayallerini besledi. Kriz sonrasında eşitsizlik giderek daha fazla gündemin merkezine yerleşti.

        Fransız iktisatçı Thomas Piketty’nin, Türkçe’ye İş Bankası Yayınları’nca kazandırılan “21. Yüzyılda Sermaye” başlıklı kitabının başarısı da zaten bu bağlamda mümkün oldu. Piketty ve birlikte çalışmalarını sürdürdüğü arkadaşları, yalnız gelir eşitsizliğini değil, servet dağılımındaki derin eşitsizlikleri de gündeme getirdiler. Bunların arkasındaki dinamikleri açıkladılar ve tartışmayı bu zemine çekmeyi becerdiler. Bu tartışma, önümüzdeki dönemde de sürecek ve orta sınıfın yeni siyaset arayışlarına rehberlik edecektir.

        Tepedeki yüzde 20’nin, 12 yıl önce servetin yüzde 67’sine sahipken, bugün yüzde 77’sine sahip olduğu; 13 milyon kişinin şu ya da bu şekilde muhtaç durumda bırakılarak, nakdi yardıma bağımlı hale getirildiği bir ülkede, tabii bu tür tartışmalara pek gerek yok. Yeniçerilere Noel Baba dövdürmek çok daha heyecanlı.

        Diğer Yazılar