Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        TÜRKİYE’nin çevresi kaynamaya devam ediyor. Suriye veya Irak’taki gelişmeler, sınırın güneyindeki hunharlık ve onunla mücadele, Esad rejiminin iniş çıkışları Türkiye’yi tabii ki birinci derecede ilgilendiriyor. Ancak dertler ve ufuktaki tehditler bununla sınırlı değil. Ukrayna krizi giderek yoğunlaşırken, Rusya’nın hamleleri giderek daha kaygı verici hale gelmişken Türkiye’nin güvenliği açısından buradaki gelişmelerin önemi artıyor.

        Bilindiği gibi Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu davetli olduğu, dünyanın en önemli toplantılarından biri sayılan Münih Güvenlik Konferansı’na, katılacağı panelde bir İsrailli konuşmacı da bulunacak diye gitmedi. Münih Konferansı gibi platformlar transatlantik güvenlik ilişkilerinde sözü geçen şahsiyetlerin buluştukları, resmi programın dışında yemeklerde ve salonlarda meseleleri tartıştıkları fırsatlardır.

        Buralarda geliştirilen kişisel ilişkiler önemli kriz anlarında, siyaset belirlenecek dönemlerde çok işe yarar. Rusya, Ukrayna’nın bir kısmını ilhak etmiş, diğer bir kısmında kendisine bağlı bir rejim oluşturmaya çalışırken Batı ittifakının nasıl bir cevap vereceği burada tartışılır. Nitekim Amerikan Başkan Yardımcısı, Rusya Dışişleri Bakanı ve daha pek çok hatırı sayılır şahsiyet bu yılki toplantıdaydılar.

        Bugünün şartlarında Dışişleri Bakanı’nın böyle bir toplantıya gitmeme kararı büyük bir sorumsuzluk örneğidir. İç politikada puan toplama ya da prim yapma adına atılan bu adımların sayısı arttıkça Türkiye’nin Avrupa stratejik alanıyla, dünyadaki yeni denge arayışlarıyla ilgili tartışmalarda marjinalleşmesi sürecek demektir. Halbuki durumun böyle bir gidişata da pek tahammülü yok.

        Türkiye, Atlantik İttifakı’nın halen bir üyesi olduğu gibi Ukrayna ve Rusya’nın da komşusudur. Yani gelişmeler, bundan sonra alınacak kararlar Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor. Bu durumda Münih’e gitmeyerek gayri resmi tartışmaların dışında kalmak, bölgesel güç olma iddiasındaki bir ülkenin lakaytlığını göstermesi açısından aslında üzücüdür. Ortadoğu’da tüketilen kredilerden sonra kuzeydeki krizde de devre dışı kalmak hoş bir görüntü sayılmaz.

        Türkiye, Ukrayna krizinin başından beri, Rusya ile olan ilişkilerine halel gelmemesi için düşük profilli bir tavır takınmıştı. Üstelik Kırım ilhak edildiğinde bile reelpolitik gereği o meşhur ve seçici olarak uygulanan “değerler siyaseti” bir kenara bırakılıp alçak perdeden diplomasi yürütülmüştü. Olması gereken zaten buydu. Ama işler giderek daha vahim bir istikamete de gitmeye başladı. Rusya’nın saldırganlığını nasıl okuduğunuz, buna verilecek doğru cevabın ne olduğu hakkındaki duruşunuzu da belirler. Putin aslında geçmişe ait bir gücün, çöküntüyü engellemek ve ülkesini hâlâ dünya devleri arasında söz sahibi kılmak isteyen lideridir. Rusya’nın geleceğin dünyasına şekil verecek takati yoktur. Ancak Moskova’nın çıkarlarını hiçe sayarak, sürekli ayağına basarak Avrupa güvenliğine katkıda bulunmak da mümkün değildir.

        Amerikan yönetimlerinin Ukrayna’yı NATO üyesi olarak görme arzuları, genelde NATO’nun genişleme politikası, Rusya’yı savunmacı bir hırçınlığa itti. Bu noktadan itibaren bir şekilde diplomatik çözüm yollarının zorlanması gerekir. ABD’de önemli üç düşünce kuruluşu, Ukrayna ordusuna silah yardımı yapılmasını savunan bir rapor yayınladı. Bu öneri, ateşli bir tartışmayı tetikledi. Bu kuruluşlarda çalışan uzmanlar raporun tavsiyesine karşı çıkan sert yazılar yazdı. Obama savaştan yana olmasa bile Kongre böyle bir öneriye sıcak bakıyor. Obama’nın Savunma Bakanı adayı hakeza.

        Avrupalılar ise diplomatik yolların dışına çıkılmasına ve Ukrayna ordusuna silah gönderilmesine karşı. Silah gönderilip kriz tırmandırılırsa Türkiye’nin güneyinden sonra kuzeyi de iyice cehenneme dönebilecektir. Sizce de bu konuya biraz daha ciddiyetle eğilmek zamanı gelmemiş midir?

        Diğer Yazılar