Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        SONUNDA biz bize kaldık. Geçen haftanın ya da iki haftanın muhasebesini yapmak için derin bir nefes alabiliriz. Bilançonun ülkesinin saygınlığını önemseyen, bir devletin vakar denen kavramdan haberdar olmasını mutlaka isteyen vatandaşlar açısından iç açıcı olduğunu söyleyemeyiz. Türkiye, bu iki haftanın sonunda Ermeni meselesinde kendi tezlerini kimseye kabul ettiremeden 2015’i geçiştirdi.

        Papa’dan başlayarak önde gelen tüm ülkelerden gelen sözlere veya atılan adımlara karşı, daha çok iç kamuoyu göz önünde bulundurularak tepkisini gösterdi. Belki hükümet kendince bu ülkelere haddini bildirmiş olduğunu bile sanabilir. Ne var ki 2015 Nisan ayı, geriye dönüp bakıldığında korkarım Türkiye’nin biçareliğini, saygınlık eksikliğini, hazin yalnızlığını kayda geçiren bir ay olarak anılacak.

        Üstelik bu imaj yalnızca İttihat ve Terakki’nin izlediği/uyguladığı canice Ermeni politikası ve sonuçlarıyla bir türlü hesaplaşmamanın neticesi olarak yerleşmeyecek. Çanakkale Savaşı gibi özellikle vakar içinde anılması gereken bir olayın bile Ermeni meselesine meze yapılması, muhalefetin 24 Nisan törenine davet edilmemesiyle iç politikada gösteri malzemesi haline getirilmesi açısından da tablo sakil duracak.

        Tüm topluma ait bir merasimin iktidar sahiplerince kişiselleştirilmesinin ayıbı hatta günahı bir kenara işlenecek. Çanakkale’de payitahtı korumak için can verenlerin imparatorluğun tüm renklerini ve insan zenginliğini yansıttığını anımsamak ya da dile getirmek istemeyenlerin ayıbı da bir yerlere bir şekilde işlenecektir.

        Bunlar geçtikten sonra artık 7 Haziran’a kadar sadece iç politikanın insanın ruhunu ezen gelişmeleriyle baş başa kalacağız. Ne var ki bir yandan hayat ve bölgesel gelişmeler sürecek. Diğer yandan da Türkiye’nin bu seçimlerden sonra kendisine nasıl bir dış politika rotası çizeceği meselesi gündeme oturacak. Dış politika tercihleri siyam ikizi gibi Türkiye’de kurulmak istenen düzen ve onun ideolojisi, yapısı, toplumsal tasavvuruyla bağlantılı olacak. Yapılacak tercihler, büyük ölçüde, bu ülkenin bundan sonraki kimliğini yansıtacak.

        Dış politika konusunda iktidar partisi ve ona yakın, bir kısmı hayli yüksek seviyedeki zekâ ve eğitimlerini iktidar hizmetine vermiş yorumculara bakarsanız Türkiye dış politikası AKP devrinde mucize boyutlarında bir başarı öyküsüdür. Bu bakış açısında 2011 yılından beri izlenen politikanın hele hele son üç yılın ülkeyi pesperişan eden tercihlerinin yeri yoktur. Türkiye’nin itibarındaki çöküşün, kapasitesinin sınırlarının yarattığı hayal kırıklığının, özellikle Suriye’de izlediği politikaların yarattığı felaketlerin izi görülmez.

        İktidar partisinin seçim bildirgesi bu durumu açıkça yazıyor: “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin izlediği aktif dış politika sonucunda Türkiye bugün, yerelden ulusala, ulusaldan bölgesele, bölgeselden küresele her kademede etkin planlama yapabilen, ön alan, uzun dönemli ve kapsayıcı perspektifler ortaya koyabilen, artan imkân ve kabiliyetlerini öne sürebilen bir aktördür.”

        Gönül, durumun aynen böyle olmasını gerçekten isterdi. Ama iktidar merceğinden bakılmadığında durum hiç de böyle parlak gözükmüyor. Gene de iktidarın hataları Türkiye’nin özgün konumunun her şeye rağmen önemini koruduğu gerçeğini değiştirmiyor da. Yalnızca bundan böyle Türkiye’nin gücünün bölgesel gelişmeleri belirleyecek kadar yüksek olmadığını, bölge ülkelerine örnek teşkil etmesinin zorluğunu kabullenmek gerekecek.

        Avrasya seçeneği kalmadı. Ortadoğu’da tarihe yön veren ülke olma hayali bir kâbusa dönüştü. AB ile ilişkiler kötü. Üstelik AB kolay çıkamayacağı derin bir krizde. Bu durumda kendi başına hareket etme dışında, ki buna da kaynakları yetmiyor, Türkiye’nin sorusu şudur: Önümüzdeki dönemde hangi parametrelerle ve hangi ittifaklarla stratejik kimliğini tanımlayacaktır.

        Diğer Yazılar