Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        PARANIN Amerikan siyasetinde oynadığı fazlasıyla belirleyici rol göz önünde bulundurulduğunda bu ülkedeki demokrasiyi küçümseyenlere kızmak zordur. Kevin Phillips klasik eseri Servet ve Demokrasi'de (Wealth and Democracy) Amerikan kapitalizmiyle demokrasisi arasındaki gergin ilişkiyi anlatır. Sistemin doğal eğilimi, genel oyun varlığına rağmen para ve mülk sahiplerinin gücünü yeniden üretmektir.

        Ne var ki dönem dönem para ile demokrasi arasındaki denge sarsılır. Halkın iradesi, ABD'nin kuruluş felsefesindeki eşitlik, hakkaniyet gibi kavramlara yaslanarak sağ ya da sol popülist hareketlerle yüzeye çıkar. O dönemlerde Amerikan sistemi toplumun ezilmiş sınıflarının taleplerine daha fazla cevap verir, bu davayı taşıyan siyasetçiler ön plana çıkar. Bir bakıma Amerikan demokrasisine yeni bir enerji şırınga edilmiş olur. 1930'larda olduğu gibi Amerikan kapitalizmine de.

        Obama'nın ikinci kez başkanlığı kazanması bir boyutuyla Amerikan demokrasisinin Amerikan kapitalizminin bugünkü fütursuzluğuna karşı isyanının sonucudur. Adayların neyi ve nasıl bir Amerika'yı temsil ettiklerinin güzel bir göstergesi, Wall Street'in aşırı sağcı akımları destekleyen Koch Biraderler türü proto-faşistlerle aynı cephede mevzilenmesiydi.

        2008 seçimlerinde, yaşadıkları paniğin de etkisiyle olsa gerek Barack Obama'nın ilk başkanlık kampanyasına 16 milyon dolar aktaran Wall Street bu seçimlerde açıktan Başkan'a cephe aldı. Bunun sebebi de Obama'nın yaşanan derin krizin sorumluluğunu taşıyan, vergi mükelleflerinin parasıyla kurtarılan finans sektörünün şımarıklığını dizginlemek üzere düzenleyici bir yasa çıkartmış olmasıydı. Yeni kısıtlamalardan kurtulmak isteyen Wall Street'in büyük firmaları Romney kampanyasına en az 33 milyon dolar para akıttılar. Ve kaybettiler.

        Kaybetmelerinin önemli bir sebebi Obama'nın zafer konuşmasında altını çizdiği gibi sıradan insanların kendi geleceklerini güvenceye alabilmek amacıyla kapı kapı dolaşıp propaganda yapmaları, Cumhuriyetçilerin tüm yıldırma çabalarına rağmen saatlerce kuyruklarda bekleyerek oy vermeleriydi. Yani demokratik enerjinin harekete geçmesiydi. Bir bakıma 1970'lerin ortalarından beri sürekli ABD'nin büyük sermaye çevrelerine, özellikle de finans sektörüne yarayan bir ekonomi politiğe isyan ediliyordu.

        Orta sınıfların ortalama gelirleri otuz yıldır sabit kalırken en tepedeki yüzde 1 'in gelirden aldığı pay dört katına çıktı. Eşitsizlikler arttı, fırsat eşitliği fena halde törpülendi. İşsizlik, niteliksizler açısından kaçılamayan bir kader haline geldi. Böyle bir ortamda, 2008 krizinin altüst ettiği toplumsal dengeler içinde tıpkı 1930'lardaki büyük buhran döneminde olduğu gibi yeni sınıfsal ittifaklar ortaya çıktı. Obama'nın her iki seçimdeki başarısının altında yatan da bu sınıfsal temelle, yeni demografik gerçekleri harmanlayarak bir iktidar koalisyonu oluşturmasıydı.

        New York Times Gazetesi'nin muhafazakâr yazarı Ross Douthat'ın vurguladığı gibi "Bir kere kazanırsan bunun adı zaferdir, iki kez kazanırsan bunun adı siyasette yeni mevzilenmedir". Bu yerinde tespitin meali de, başa hangi parti geçerse geçsin artık sadece beyaz erkeklerin yöneteceği bir Amerika tasavvurunun hükmü kalmadığıdır.

        Amerikan toplumunun demografik yapısı hızla değişiyor, renkleniyor. Buna bağlı olarak dünyayla kavgalı bağnaz, kadını hakir gören, tecavüzü kadının suçu sayan, kırsal alan muhafazakârlığı püskürtülüyor. Obama bu döneminde inandığını söylediği şeylerin arkasında duracak cesareti ve Kongre'yi dize getirecek siyasi iradeyi bulabilirse gerçekten de yeni ve uzun sürecek bir dönemin başlangıcını da rayına oturtmuş olacaktır.

        Diğer Yazılar