Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Tamlamalar bazen tamamlamalara ihtiyaç duyuyor.

        Seçim yasağı” kötü bir şey o manada.

        Tamam, “seçim yasakları” deyince biraz daha anlatıyor meramını ama “seçim yasağı” sanki “seçim yasağı” gibi anlaşılıyor.

        Yani seçimden ötürü konan yasaklar, adeta seçimin, seçim yapmanın, seçimlerde bulunmanın kendisi yasakmış gibi yuvarlanıyor dilde.

        Fakat belki biraz da öyle.

        ***

        Hür iradesiyle” oy veren çoğumuzun gündelik hayatta hür iradesiyle seçimler yapabilmesi çok zor, hatta mümkün değil.

        Otorite, hiyerarşi, endişe, korku, baskı, itaat, dayatma hayatın her köşesinde kol geziyor.

        Ailede, okulda, işyerinde, sokakta, cemiyette, cemaatte, askeriyede, siyasette, örgütte vesaire!

        Hür iradeyle seçim yapma” imkân ve ihtimali ne kadar var, ne kadar kuvvetli?

        O yüzden, ne olursa olsun, ne pahasına olursa olsun, hangi şartlar altında olursa olsun, “Demokrasi”nin en önemli araçlarından biri bu sandık.

        Bireyin kendi iradesi ve seçimiyle baş başa kalmasının belki en mümkün olduğu an.

        Yine o yüzden, bunu da kirleten, insanın o son çaresini de kirletmiş oluyor!

        Şunu asla demiyorum:

        Sandık, demokrasinin ta kendisidir!

        Yok, o kadar değil.

        Gündelik hayatında köleleştirilen, rehine konumuna sokulan, baskı-tehdit altında olan, biat-itaat etmesi, başkalarının iradesine tabi olması, vicdanının sesini, fikrini, hayalini, umudunu gizlemesi, bastırması, sindirmesi-sinmesi dayatılan veya bu yüzden eziyet gören bir kişi bile varsa, esas olan odur!

        Demokrasi, onun o halde kalmaması vaadidir çünkü.

        ***

        İnsan birçok sebepten yola çıkarak o gün o şekilde oy verir.

        Belki şu da bir sebep olabilir:

        Hayatta seçim hakları, kendi idealleri, umutları, kişilikleri olması beklenen ama şu anda oy hakkı olmayanları da düşünerek oy kullanmak!

        Başkaları da olabilir ama onlar, çocuklar.

        12-13 yaşında çocukların öyle ya da böyle delik deşik edilmemesi için…

        12-13 yaşlarında çocukların canlı bomba olmaması veya bombayla can vermemesi için…

        12-13 yaşlarında çocukların gelin, damat, anne yapılmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların yaşlarının iki katı tecavüzcülere “rıza” gösterdiğinin bağımsız ve yüksek yargı kararı olmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların büyük adamlara hakaretten gözaltına alınmaması, yargılanmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların suça batmaması; suçlu bulunanların ıslahevlerinde tacize, tecavüze, şiddete de mahkum edilmemesi için…

        12-13 yaşlarında çocukların aileden, okuldan anladığının dayak olmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların, annelerinin şiddet altında ezilişiyle kahrolmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların günde 3-5 TL yevmiye peşinde, “iş kazaları”nda kurban olmaması için…

        12-13 yaşlarında çocukların arkalarında travmalardan mümkün olduğunca uzak bir çocukluk bırakmaları, önlerinde adil, eşitlikçi, haklarına ve özgürlüklerine saygılı, onları kafadan eleyip kafalarına vura vura ezmeyen bir gençlik bulma umudu duymaları için mesela.

        ***

        İnsan birçok sebepten yola çıkarak, bazen tepkiyle bazen umutla oy kullanabilir.

        Fakat her zaman, o gün oy kullanamayanlar aklına gelmeyebilir.

        Misal, çocuklar.

        Evdeki, hanedeki çocuklar hatta.

        Seçmenlerin tamamı bile ülkenin tamamı değildir.

        En az seçmen sayısı kadar çocuk da, bazen büyüklerden farklı renklerle bir umut bekler.

        Üstelik hakikaten hakları olan, hakikaten esas kendi gelecekleri olan umudu!

        Onların oy kullanması yasak ama seçim yapmaları, umut etmeleri nasıl yasak olabilir!

        Onların daha iyi bir hayat umması, daha özgür seçimler yapabilmeleri için, kime verirseniz verin, oyunuzu verirken aklınızda, kalbinizde bulunsunlar hele bir.

        Hür iradeniz, kendi iradenizin ve çocukların, çocuklarınızın iradesinin her gün hür olabilmesi için olsun.

        YIKIP GEÇEN BİR ŞEY!

        Bir patlamada (ki kimine göre trafo içinde olmasa çok daha büyük felaket olurdu), iki can.

        Biliyorsunuz işte.

        Bilmediğiniz, belki henüz duymadığınız, çarkların sadece “öteki” gördüklerini değil, “eldeki” bildiklerini de ezmesi.

        Dün bir vakit bir kadının, bir eşin, bir annenin feryadını dinliyordum.

        Uzman çavuş eşi görevden göreve sürüklene sürüklene evini, ailesini göremez olmuştu.

        Çocuğu ağlıyordu ve kendi de ağlayarak diyordu ki anne, “Baba demeyi bilmiyor evladım. Babasını tanımıyor. Eşim ve arkadaşları görevden gelmiş. Bir hafta arazide kaçakçılıkla uğraşmışlar. Hudut Tugay’ına gitmişler. Kapıdan içeri alınmamışlar. Öyle yine arazide bırakılmışlar. Aç ve susuzlar belli ki. Evladımızın emeklediğini dağdan inince görmüştü. Yürüdü, yine anca dağdan inince gördü. Ben hastanede kaldım, oraya gelemedi.”

        Göreve gidenler Çakırsöğüt Komando Taburu’ndan. Burada zaman zaman adı geçti taburun. Hastalığına inanmayan komutanın oda hapsine attığı, sonra göreve yolladığı, oradan tabutu gelmiş bir başka uzman çavuşla. İntihar edenlerle. “Şehit” düşenlerle.

        Bir asker eşinin feryadını dinlerken o sıra Emuzder Başkanı Esef Merdoğlu’na bir kötü haber geliyor:

        Bir uzman çavuş intiharı daha! Siirt’te.

        Hemen “borç yüzünden” diyen var. Arkadaşlarına göreyse, “5.5-6 ay izinsiz görevden sonra denetim; sonra 10 gün izin. Rapor alanlara baskı. Bunalım.”

        Sebebi bilemiyorum tabii.

        Ama bir eşin feryadıyla, bir askerin intiharı nasıl örtüşüyor.

        Yani mesele, sadece “düşman gördükleri”nin ezilmesi değil.

        Dost kuvvetler” dedikleri de acımasız bir çarkın içinde eziliyor, tüketiliyorlar.

        Diğer Yazılar