Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Büyüyen ekonominin, genişleyen demokrasinin gözünden kaçabilir…

        Gaz atan polisin, mülki amirlerin de…

        Maalesef gaz yiyen bazısının da.

        Muğla’da 7 işçi daha binlerce işçi arasına katıldı!

        7 işçi daha 10 yılda 10 bin ölü işçinin; ayda ortalama 60 ölü işçinin arasındaki ebedi yerini aldı.

        Sınıf mücadelesinde maça 3-0 yenik başlayanlardan taşeron işçiler, bir de şef.

        Türkiye’de üniversite kuran, YÖK’ü icat eden, havaalanını yapan büyük bir şirketin küçük askerleri.

        Arıtma tesisinde, metangazıyla!

        Çünkü havalandırması bile kapatılmış.

        Memleket hakikati bir de böyle yuvarlanıyor.

        Arkadaşına el uzatmak istiyorsun; hep birlikte gaz soluyup soluksuz bir havuza düşüyorsun.

        Sınıf dayanışmasının ölü işçileri.

        Ölü ordunun son neferleri.

        Ne Başbakan ile “bedelli askerlik kaç avro olsun” pazarlığı yapma imkânları var…

        Ne “komplocu yabancı medya”ya demokrasi destanı yazan Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun “demokratik ekonomilerde bir inci” diye tanımladığı demokrasiyi koklamaları, ekonomiyi yudumlamaları.

        Göğüslerini gaza, toza, kapsüle siper edip “Her türlü haksızlığın ve mağduriyetin karşısında” diyenlerin de hep aklında, vicdanında olması gereken belki bu…

        Devletin gazı varsa, ekonominin de metangazı var!

        Türkiye Başbakan’ın dediği gibi “ne Taksim’den ibaret”…

        Ne de Başbakan’ın sandığı gibi Kazlıçeşme’deki mutlu, mesut arkadaşlardan…

        Ne “Vandallar”dan…

        Ne “sopalı, palalılar”dan.

        Ne sadece faiz lobilerinden, ne ille de medya bobilerinden!

        Bırakın “milli irade”yi; kendi iradesiyle bir hayat yaşayamayanların, kendi iradesiyle hayatını koruyamayanların, kendi iradesi köleci “demokratik ekonomi” şartlarında zerre kadar kıymet bulamayanların da ülkesi burası.

        Sadece örgütsüzleştirilenlerin değil; örgütten kaçınanların ve örgütlü-örgütsüz ölüm kıyısında kırbaçlananların da ülkesi.

        İnsan bazen tıkanıyor işte…

        Şimdi ne anlatabiliriz, bir ötekini kurtarmak isterken, belki de el ele, ölü bir sınıf dayanışmasının belki en umutsuz, mutlaka en kahraman halinde metanla “arıtılmış”, bu hayattan yalıtılmış işçilere mesela, ne diyebiliriz!

        Hangi kadim ağacı anlatabiliriz?

        Hangi dikili ağacı?

        Hangi çakma yeşilliği?

        Hangi isyanı, hangi teslimiyeti?

        Hangi zararsız gazı?

        Hangi milli iradeyi?

        Hangi marjinalliği?

        10 yılda epeyce büyümüş ekonominin mağrur iktidarı, övünürken bununla, keşke piyasanın, yasanın, kasanın, masanın kurbanı olarak tersanede, madende, atölyede, arıtmada, şantiyede dökülmüş 10 bin işçiyi de saygıyla, minnetle, biraz utançla anabilseydi.

        Laik sermayeciler de ayık sermayeciler de keşke onlar için kıymetli başlarını azıcık eğselerdi.

        Çünkü “demokratik ekonomi”de kimimiz büyürken, onlar ufalanıp toz oluverdi!

        Kimi kömür, kimi duman, kimi kül, kimi pul, kimi taş, kimi gaz oluverdi.

        “Her tür haksızlık ve mağduriyet karşısında” diyenler de; bu haksızlık ve mağduriyetlerin müsebbibi ak iktidarı da, beyaz sermayeleri de, şantiye ağalarını da, rantiye bankaları da, “şehitten çok intihar eden asker”i ezip duran “cumhuriyetçi” apoletleri de aynı anda anabilmeli!

        “Yeni kuşak”, uşaklığı reddeden kimyasına, bu kül ve dumandan ekonomik şiddetin uşak saydıklarına saçılan metangazını da, kömür tozunu da katabilmeli.

        “Sınıfsal gaz” odalarında yedi insan, tek sütunun bile nazlandığı haberlerde sessizce eriyip 10 senede 10 bin kişiyi bulan “ölü işçi sınıfı” saflarına katıldı işte.

        Bir de böyle, bu insanları görmezden gelen, hemen unutup unutturan, vicdani, insani, ekonomik, sınıfsal sansürü var; milli iradeyle büyüyen, duyarlılıklarla yemyeşil memleketimin.

        Bir de böyle 10 yılda 10 bin kişilik bir toplantı ve sessiz yürüyüşü var cennetimin.

        Bir de böyle “ölen adam”ları var!.

        Yeraltından notlar! (3)

        (Dünden, önceki günden 5 maddenin devamı. Karışık!)

        6) ESKİ-YENİ:

        Çeşitli sosyolojik-siyasi yorumlardan anladığım “diyalektik” özet şu:

        AKP, karşısındakileri eski düşmanlarının aynısı sanıyor; eski düşmanlarının da eskiden AKP’yi eski düşman kalıplarıyla tanımlayıp anlamamış olması gibi.

        Lakin karşıtlarını eski düşmanlarının kodlarıyla tanımlayınca sadece onları anlamamakla kalmıyor, kendisi de eskiyor, daha doğrusu eskileşiyor!

        7) BÖLÜCÜBAŞI:

        Başbakan, “paçavra” dediği pankart ve afişlerden birini “Bölücübaşı” diye ilan etti mitingde.

        Önce “Bölükbaşı” dahi sandım!

        Yeni ve olumlu bir süreçte, yurdun en azından büyükçe bir köşesinde asılı bir resmin Taksim’de neden çok tehlikeli olduğunu; “mahkum teröristbaşı” da olsa, devletin, hükümetin “karşı tarafın başı” olarak, “birlik ve beraberlik” için resmi “barış muhatabı” aldığı birinin, Taksim’de aynı hükümetçe neden yine “paçavra” sayıldığını anlamak zor!

        Ayrıca, Başbakan darbecilerin astığı gençler için de ağlamamış mıydı, plebisit değil de referandumdan önce?

        Onlardan biri de Deniz Gezmiş’ti; arkadaşlarıydı.

        Darbeye darbe diyorsanız, darbeciyle mücadele etmiş olana, darbenin astığına neden “paçavra” diyorsunuz ki!

        Levent Kırca’nın “idam” hezeyanları hiç ciddiye alınmaz; ama bunlar da ciddi tuhaf!

        Not: Devam eder…

        Bir “Ethem’imiz” de sessizce gitti!

        Hayat ve ölüm öyle iç içe ki…

        Ben buradan, cenazesi vesilesiyle “Çapulcu Ethem” yazınını, Sarısülük’ün peşinden yine yollarken…

        Kadim bir dost, başka bir Ethem, “Manyak Ethemimiz” (Üster) kayıverdi elimizden.

        Ölümü yakıştıramazdın; çünkü hasta yatağında bile herkesten daha fazla gülümseyen bir yüz, sürekli iyiliklerden bahseden bir ses, hep umutlu gözler; yani hepimiz daha liseliyken ne varsa onda bildiğin, yine öyle, yine matrak, yine manyak bir hayat sevdalısıydı.

        İnsanın sevdiği, karısı, sevgilisi bazen hakikaten “ruh ikizi, bir elmanın yarısı, tam hayat arkadaşı” olur ya; Ferda işte öyle, Ethem’in enerjisini katlayan, direncini büyüten, gülümsemesini çoğaltan, iyi ve kötü günü hep iyilikle, hep umutla paylaşan “direnen kadın” oldu yanı başında.

        Hayat bir yığın fırtınayla sallıyor insanı; ama böyle anlarda, yanında, yanı başında dingin limanlar, engin gönüller varsa, ölüm bile mahcup oluyordur hayatın bu sakin gücü, bu sevdalı yüzü karşısında.

        Yorgun gençliğimizden çok fazla canımız erkenden kopup gidiyor.

        Bazı resimler var arşivde, hafızanda, kalbinde.

        Misal; Mehmet Günsur düşünceye dalmış, Salih Ecer konuşurken coşmuş, Ethem bir hınzırlık peşinde aynı karede.

        Bizler geride kalmışız; geriye bizler kalmışız…

        Bir eksik, bir eksik daha!

        Hepsini sevgiyle anarak… Hepsiyle biraz daha yanarak!

        Diğer Yazılar