Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Önce bir not:

        Bin tane yazı yazarım; kırk yılda bir gazete veya internette anons edilir.

        Ki bu normaldir.

        Haber, manşet editoryal bir karardır…

        Yazı ise adı üzerinde, imzalı ve sübjektifşahsi fikir, muhakeme, muhasebe.

        Gazete esas, haberle gazetedir zaten; yazı ile değil.

        Muhabirin, yazı işlerinin, tüm çalışanların kolektif emeği her yazıdan üstün ve önceliklidir.

        Bunları laf olsun diye söylemem; çünkü 34 yıl kadar önce başlangıcım oydu; uzun yıllarım da o işlerin çeşitli mertebelerinde geçti.

        Hala herhangi bir yazıdan ziyade, filanca tarihte yaptığımız bir haber, attığımız bir manşetle gurur duyarım. Aynı heyecanı duyarım.

        Artık aklım değilse bile, kalbim hep mutfakta kalmıştır.

        Dün seçim sonuçlarının ardından sıcağı sıcağına yazdığım uzunca bir yazı vardı; “Balkonlu… çatılı”.

        Arkadaşlar, sağ olsunlar, herhalde yazının en güzel, belki tek güzel kısmı görmüşler ki, girişteki “Helal olsun”lu cümleyi anonslamışlar.

        Elbet yazının içinde o da var ama esas başka şeyler de var.

        Ama öyle münasip görmüşler madem, helal olsun o zaman!

        O yüzden bu yazıda da yine anlatayım meramımı.

        ***

        Dün aynı anda hem başbakan hem cumhurbaşkanı olan Erdoğan’ın “Balkon konuşması”ndaki iddiası, vaadi “77 milyonun cumhurbaşkanı” olacağı idi.

        “Bu seçimin mağlubu yok” diyor; “Bugün bizi sevmeyenler de kazandı… Bir dönemin kapılarını kapatıyor yeni bir döneme adım atıyoruz” diyor; “Gerilimleri, çatışma kültürünü, sanal sorunları eski Türkiye’de bırakalım istiyorum” diyor…

        Gönül dili, vicdanın kelimeleri, ruhumun hissiyatı diyor.

        Siyasi görüşümüz, yaşam tarzlarımız, etnik köken ve dillerimiz farklı olabilir ama hepimiz bu ülkenin evlatlarıyız diyor.

        Birbirimizin gözüne bakalım, gözüne diyor.

        Birbirimize gönlümüzü açalım, birbirimize gönül dili ile konuşalım diyor.

        Küslükleri elimizin tersi ile itme, zihnimizdeki bariyerlerden kurtulma, öğretilmiş korkulardan sıyrılma günüdür diyor.

        ***

        Hepsi çok güzel de…

        Misal, şu günlere kadar buralarda ortalıkta olmayan, bir şeyde dahli bulunmayan bir İhsanoğlu seçilmiş olsa, bu konuşmayı yapsa, bir derece olacak.

        Lakin 12 yıldır iktidarda olan bir başbakan, seçimden hemen önce Alevi’ye, Ermeni’ye, hainlere, haddini bilmeyen kadınlara bindiren birisi; böyle bir konuşmayı, ancak derin, sıkı bir özeleştiriyle de birlikte yaparsa hakikaten gönül dili, vicdanın kelimeleri başka mana kazanır.

        Özeleştiri var mı? Yok.

        Esasen kendisi ve iktidarı her zaman gerilimlerden uzakmış; insanları siyasi görüşü, yaşam tarzı, kökeniyle hiç hor görmemiş, azarlamamış, aşağılamamış, ötekileştirmemiş gibi bir ruh hali bu.

        Küslükler, zihinsel bariyerler, öğretilmiş korkular sanki hep başkasına mahsusmuş gibi.

        Seçim zaferi ardından böyle bir çağrı; coşku ve heyecan kadar, özeleştiri de kapsarsa inandırıcı ve değerli olur.

        Yoksa bakın, önceki değilse de daha önceki balkon konuşmasına; “Bu seçimin mağlubu yoktur”u orada da göreceksiniz.

        Aynı şefkat ve gönül zenginliğini de!

        ***

        Kendisinin böyle bir meselesi olmayabilir ama Türkiye’nin, sadece yüzde 48’in değil, 77 milyonun da esasında önemli meselesi bu.

        “Gerilimsiz, düşmansız, ötekisiz” mümkün değil!

        Hadi öyle olmasın isteniyor…

        O vakit 12 yıldır neden öyle olmadığının, özellikle son yıllarda, ölü çocuklardan acılı analara, “haddini bilmeyen” gazeteci kadınlara, eleştiren nicelerine, yerinden, yurdundan, işinden edilenlere, düşman, hain görülen 77 milyondan epeyce insana, sansürle, baskıyla sesi, gözü ve ruhu karartılanlara özür ve özeleştiri borcu hiç mi yok?

        Yani dün gererken, kırarken de haklı ve doğru bir başbakan vardı…

        Bugün hadi artık germeyin derken de haklı ve doğru bir cumhurbaşkanı!

        O yüzden esas mesele şu:

        Reis-i cumhur seçilmek başka…

        Herkesin Reisi olmayı istemek başka!

        Birincisinin meşruiyeti başka…

        İkincisinin o meşruiyetle alakasızlığı başka.

        Başbakan-cumhurbaşkanı; hakikaten, artık danışacak mı, başkasıyla tanışacak mı, karışacak mı, alışacak mı, nasıl olacaksa…

        Şuna karar vermeli:

        77 milyonun cumhurbaşkanı olmak ile 77 milyona Reis olmak aynı şey mi?

        Karizması, başarısı, gücü, yeteneği, enerjisi, iyisi kötüsü ne olursa olsun; biat-itaat kültürü ve siyaseti içinde, parti ve seçmenin ciddi kısmı “Reis” görebilir ama 77 milyonun öyle bir yükümlülüğü yok!

        Tartışılmaz ama herkesi tartışan, her şeye müdahale eden reislik; ebedi ve ezeli ağalık gibi, demokratik kültürle alakasız bir şeydir; “yenildi” dediği vesayetin ta kendidir.

        Reis-i cumhurun halktan aldığı yetki, onlara sınırsız hükmetme, tahakküm etme yetkisi değildir.

        ***

        Konuşmasında dedi ya Erdoğan…

        “Her birimiz kendimizi vicdan muhasebesine tutalım” diye.

        Kim en birinci, kim en yukarıda ise, o başlasın lütfen!

        Diğer Yazılar