İdlib’deki katliam sürüyor ve yaşananlar oldukça tanıdık. Suriyeli, Rus ve İranlı güçler, yalnızca iki gün uydukları son ateşkesi bozarak sivil hedefleri bombalıyor. Yerel yöneticilere göre yalnızca ocak ayında 250 binden fazla insan evlerinden ayrılmak zorunda kaldı.

Bu saldırıya karşı tek somut itiraz Türkiye’den geliyor. Türkiye’nin İdlib’de 12 askeri gözlem noktası var. Bölgedeki çatışmalar nedeniyle Türkiye ile Rusya arasındaki gerginlikler de artıyor.

ABD, hem Rus silahlarını satın alarak hem de ABD’li ve terör örgütü PKK/YPG militanlarını Suriye’nin kuzeyindeki kritik bölgeden çıkararak bir tavır alan Türkiye’nin İdlib’deki zorlu sınavdan garip bir memnuniyet duyabilir.

Moskova Esad rejimini dizginlemeye söz veriyor, sonra da kasten hastaneleri, okulları ve pazarları hedef alarak saldırıda bulunmasına olanak tanıyor.

Yine de ABD İdlib’de bir felaket yaşanmasını göze alamaz. Türkiye’ye doğru yeni bir mülteci dalgası yaşanması, Avrupa’da istikrarı bozacak başka bir göçe neden olabilir. İdlib’de hücrelenen radikal gruplar buradan başka yerlere dağılabilir. Ayrıca bu yeni saldırı, mevcut insani krizi daha da dramatik hale getirebilir.

Trump yönetimi şimdiye kadar sadece söylemleriyle de olsa Türkiye’nin sırtını sıvazlıyor. Ancak henüz somut bir hamle yok.

Türk askeri ile Suriye rejim güçleri arasındaki son askeri çatışmaların sonucu oldukça ağır oldu. Ama şunu not etmek gerekir ki Türkiye bu yapılanı asla unutmaz.  

Bunun Rusya’nın kanlı bir mesajı olduğu açıktı ve bu konuda Suriye rejimi bir araçtan daha fazlası değildi. Mesaj ikili diyaloğun yarı kapalı bir yola girmesinden sonra geldi.

Bunun anlamı Rus tarafının Türkiye’ye diplomatik ve siyasi baskı kartlarını bitirmeye başlaması demekti. Bu yüzden aracılı bir askeri güce başvurdu. Kanıt isterseniz Rusların rejimin üstünü örtme çabası diyebilirim size. Ayrıca saldırının sorumluluğunu rejimden Türk güçlerine yükleyecek bir hikaye sunmasıdır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin’i bir araya getiren ilişki, uçak düşürülmesi olayından sonra asla kolay olmamıştır. Bu ilişki dirayete, gözetime ve günlük izlemeye muhtaç olan çok karmaşık bir ilişkiydi. Bu ilişkide en zorlu unsur Suriye’dir.

SURİYE RUSYA’NIN STRATEJİK MESELESİ

Putin Suriye’ye müdahalesini Rusya’nın stratejik meselesi gibi ele alıyor. Bu yüzden paylaşmayı veya kaybetmeyi ve gerilemeyi kabul etmiyor. Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suriye konusundaki ilişkilerini birçok karmaşık denklem kontrol ediyor. Bunlardan biri özellikle dört milyondan fazla Suriyeli göçmenin varlığıdır ki bunların yarısı Rus askeri operasyonlarından kaçarak Türkiye’ye gelmiştir. İdlib’de bu sayıya ilave olunacak yeni dört milyon sivil daha var!

İkinci dosya ise Fırat’ın doğusundaki terör örgütü PKK’nın durumunun özetlediği güvenlik yönüdür. Ayrıca Türkiye’den askeri ve siyasi destek gören Suriyeli silahlı gruplar dosyası da bulunuyor.

Şüphe götürmeyen bir gerçek Türkiye’nin son senelerde Suriye dosyasını ilgilendiren hususlarda Rusya’yı çok gözetmiş olmasıdır. Kar-zarar hesabında Türkiye şimdiye kadar kaybeden sayılıyor. Kazancımız ise terör örgütleri DAEŞ ve PKK’nın sınırlarımızdan def edilmesi oldu.

ÖZVERİLER KARŞILIK BULACAK MI

Sadece gerilimi azaltma bölgeleri yani İdlib dosyasını ele alırsak anlaşmanın garantörü olarak Türkiye, anlaşmaya nihai olarak saygı göstermeyen Rusya’nın ihanetine uğramış buluyor.

Rusya şimdiye kadar Humus ve Şam kırsalı ile Dera’daki ilk üç bölgeyi silah gücü ve katliam ile almıştır. Şimdi de son olarak muhaliflerin elinde kalan son kale dediğimiz İdlib’de nüfuzunu yayma yolunda. Kaldı ki mevcut gelişmeler sonunda İdlib’in 3’te birini kontrol eder hale geldi.

Çatışmasızlık adına muhaliflerin de kendilerinden tavizler verdiği, özveride bulunduğu süreçte, bir garantör olarak Türkiye Rusya’ya vermek zorunda kaldığı tavizler karşılığında ne kazanmıştır? Bu soru son günlerde mahfillerde güçlü bir şekilde sorulur oldu. Türkiye’nin İdlib’ten çıkmasını isteyen çok, hazıra konmak isteyen de. Hatta süreci kaşıyanlar yavaş yavaş kamuoyu oluşturmaya başlamışlar ki biz de içeriden ‘Ne zaman konvoy gelse o şehrimiz düşüyor’ şeklinde serzenişlerin yayıldığını duyuyoruz.

Zira İdlib içindeki bazı grupların Selefi olması ve Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri denklemi içinde yer almaları bu sorunun bölgede oluşturacağı riskleri arttıracak gibi gözüküyor. Orta vadede ise –bir iki yıl içinde - bize zarar verecek bir boyut kazanabilir.  Bu süreci yönetecek kamu diplomasisi faaliyetlerine hızla başlanmalıdır.

ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey birkaç gün önce durumdan açıkça söz ederek “Erdoğan’a Suriye’nin kuzeydoğusu ve kuzeybatısında Ruslarla anlaşma imzalama çabalarının fayda vermeyeceğini defalarca söyledik. Bizzat ben ona Putin’e güvenemezsin dedim… O da şimdi bunun sonuçlarını bizzat görüyor.” dedi.

Türkiye bugün Rusya’yı caydırma veya Rus saldırılarını durdurmakta, sivillere insani yardım konusunda ne yapacağı merak konusu. Aksi takdirde rejimin bu cesaretle İdlib’e sonra da Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgelerine girmesinden endişe duyuluyor. Eğer bu gerçekleşirse, bunu da iç kamuoyuna anlatmak zor olacaktır. 

 

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!