Habertürk
    Takipte Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Tam da Türkçe’deki ‘ayazda kalmak’ deyiminden yola çıkan bir eleştiri yazmaya hazırlanırken 23 Mart’ta vizyona girecek “Ayaz”ın vizyondan çekilmesi, bir bakıma bu düşüncemi doğruladı. Zira başroldeki oyuncular dahil çoğu ilk kez sinemaya adım atan kişilerden oluşan kadrosu başta olmak üzere elindeki ürüne nasıl 2 milyon dolar harcadığı belli olmayan Mass Media’nın patronu Lütfi Kara’nın, filmin galası sonrası yaptığı açıklama ve gazetelere verdiği ‘sinema salonlarında gösterilmeyecektir’ ilanları aslında hiç şaşırtıcı değil. Çünkü sektör geliştikçe böylesi piyasanın durumunu bilmeyen, bilinçsiz, her şeyi yukarıdan gözüktüğü gibi zanneden ve her bir kopyanın geri dönüşüyle ‘matematiksel’ orantılar kurarak ‘bilgisayar kafası’yla hareket eden tüccarların sayısı artıyor. ‘Mass Media’ şirketi ise; eğer Pinema gibi daha modern düşünceli bir dağıtımcı şirketin ‘50 kopya girecek film’ yönlendirmesiyle karşılaşmasaydı, ‘eski kafalı dağıtımcı şirketler’in 150-200 kopyalık salon ayarlamasının maddi zararını görerek sinema sektöründen çekilecekti nihayetinde. Ancak son beş yıldaki bu ‘dökülme’ye ayak uydurmaktan ziyade bileğini kendi kesip ‘üçüncü sınıf reklam parçaları’yla dolu dünyasına geri dönmüş gibi gözüküyor. Yükselen Türk sineması için hayırlı ama sektörel bilinç açısından gülünç bir gelişmemiz daha oldu böylece. Ne diyelim, hayırlısı olsun! Belki bu gelişmeden ders çıkaranlar olur.

        Dağıtımcı-yapımcı anlaşması ya da anlaşmazlığı gibi bir konuda yurt dışında çok fazla tantana koptuğunu görmüşlüğümüz yoktur aslında. Belki bunu Hollywood’un ilk dönemindeki ‘diktatör kontratları’ veya David O. Selznick gibi yapımcıların isimleriyle farklı bir çerçeveye oturtabiliriz. Ancak ülkemizde henüz sektörleşme yeni yeni başladığından bu durumun iyiden iyiye bir ‘sorunsal’ haline gelmeye başladığı görülebiliyor. Zaten bütün yerli ‘dağıtımcı şirketler’in stratejileri ve yaklaşımları net. Hatta sektör içinde birazcık zaman geçirdiğinizde eğer ‘zeki’ iseniz bunların şirket politikalarıyla ‘yabancı’ ve ‘yerli’ filme yaklaşımlarını üç aşağı beş yukarı kestirebilirsiniz.

        Sektörün dişlilerini bilmemek yeni yapımcı şirketlere büyük zarar verebiliyor

        Kimisi belli bir kopya sözüyle yola çıkarken, kimisi fazladan kopya üretimi talep ederek cebine girdi sağlama peşinde. Kimisi Türk filmlerini ‘avans’ yoluyla programına dahil ederken, kimisi dağıtım ağının gücüyle bu durumu lehine çevirmeye çabalıyor. Bu dengeler hepsine göre değişir. Ancak esas olan bir şey var, sektörde bir yerlere gelmek için ‘Türk sineması sektörü’nün kurallarını bilmek ve onlara göre hareket etmek şart. Yoksa özellikle ilk filmini çeken yönetmenlerin veya ilk filmini üreten yapımcıların henüz ‘yol’a girmeden birinci virajda ‘iflas’ın eşiğine gelmesi kuvvetle muhtemel.

        Zaten son dönemde başka kollardan sinemaya akın eden yönetmenlerin varlığı ile yükselen ‘köken çeşitliliği’nin ve ‘bu sektörde para var biz de girelim’ düşüncesinin kontrolü ele geçirdiği görülebiliyor. “Ayaz” filmi de işte son dönemden “Seninki Kaç Para” ile birlikte bu düşünceyi kendine amaç edinmiş en belli başlı ürün. Sinemada ilk işini veren yönetmen, senarist ve görüntü yönetmeninden oluşan kadronun yanında Çiğdem Aysu ve Gökhan Tepe gibi tuhaf başrol oyuncusu tercihlerine sahip.

        Ayazda kalmayı kendi mi istedi acaba?

        Yani sinemayı sanat ya da sektör olarak görmekten ziyade bir ‘maddi araç’ olarak değerlendiren bir ruhun ürünü. Anlayacağınız geçen hafta basın gösteriminden sonra yazacağım, hazırladığım yazıdan da alıntılamak gerekirse: ‘İzlerken zaman zaman sanki ismine gönderme yaparcasına ‘ayaz’da kalıp hastalanan bir benliğin ruh halinin sinemasal karşılığını canlandırmak istemiş gibi düşünüyorsunuz. Ama siz de o düşünce içine girerseniz, şimdiden uyaralım zorlamaya gerek yok. Çünkü aslında işin özü öyle değil. Zira “Ayaz”ın sinemanın dramatik, görsel ve işitsel anlamdaki temel kurallarını bilen bir ekibin ürünü olduğunu söylemek zor. İlkokul üçüncü sınıf seviyesindeki diyaloglardan, oyuncudan ziyade birkaç mimik anlamına gelen performanslardan, kurguyu anlatı değil de bayağı sekans aracına dönüştüren yönetmenlik zekasından veya polisiyeye yaklaşımda yerlerde sürünmesinden bu durum anlaşılabilir.’ cümleleri bir şeyleri aydınlatıyor olmalı.

        Ancak elbette elinizdeki ‘eser’ zayıf olsa da onu pazarlamak ve ‘ticari ürün’e çevirmek sizin elinizde. Böylece bir gişe başarısı yakalama şansınız doğabilir. ‘Böyle örnekler var mı?’ diye soracak olursanız, az da olsa aklımıza birkaç film ismi geliyor deriz. Fakat gelin görün ki Mass Media’nın, bir reklam şirketinin sahibi Lütfi Kara, ‘yazlık polisiye yaptık ağa, entrikası var, aksiyonu var, aşkı meşki var, güzel mekanları var, birkaç sahne de video klip estetiği koyarız daha ne olsun?’ gibisinden bir düşünceye sahip.

        Filmin 50 salonda girmesi en çok yapımcı açısından kazanç

        Ancak senkron uyuşmazlıkları ve üçüncü sınıf dizi-reklam parçalarıyla bir sinema bütünü oluşmuyor. Üstüne üstlük Kara’nın sektörün dişlilerini bilmemesine şaşırmıyoruz aslında. Ama yine de üzerine basmak lazım, kendisinin böylesi bir filmle 50 kopyalık salon adedine ulaşmasına karşın, üstelik “Fetih 1453”ün 6 milyonun üzerine çıkan ilk Türk filmi olduğu, “Sen Kimsin?”in 1 milyonu geçtiği ve “El Yazısı” gibi ‘kadın kitle’ hedefli bir eserin de 47 kopyayı bulduğu bir dönemde ‘filmi geri çekiyorum yazıklar olsun!’ hamlesini yapması bir hayli garip.

        Zira bilindiği üzere kopya basmak başlı başına bir masraf. Tek bir kopya adedinin fiyatı 1000-1500 dolar arasında değişiyor. Böylesi tanınan oyuncusu olmayan biraz popüler filmlerin de 50-60 kopyanın üstünde şansı olmuyor. ‘Posterde öne çıkarılan Çiğdem Aysu tanınıyor da biz mi bilmiyoruz yoksa?’ diye içimizden geçirmiyor değiliz bu düşünce yapısı görünce. Ancak sadece birtakım çağdışı dağıtımcı şirketlerin ceplerine fazladan giriş sağlamak ve sektörü bilmeyen yapımcıları kandırmak için ‘150 kopyayla girin’ yanlış yönlendirmesiyle bir şekilde o rakama ulaşabilir. Ancak o zaman da düz hesap yaparsak filmin 2.750.000 dolarlık reklam-bütçe zararı 100-150.000 dolarlık kopya zararıyla daha da kabaracaktı. Gazete ilanlarıyla birlikte bunun üzerine bir ‘ek’ rakam da binebilirdi.

        Kitleyi bilmeyen medya demek mümkün mü?

        Yani esasen dağıtımcıların cebine düşük yüzdelerin girdiği bir dönemde “Ayaz”ın vizyondan çekilmesi en çok ‘Mass Media’ya yaramış gibi gözüküyor. Pinema’nın rahatlıkla 150 salon bulup şirketi zarar ettirmesi, ‘tek yatırımlık şirket’ gibi duran Lütfi Kara’nın şirketinin geri çekilmesiyle de son bulabilirdi bu macera. Ancak belli ki 780 salonda vizyona giren ve şimdilerde ancak 400 salona düşen “Fetih 1453”ün niye böylesi bir rakama ulaştığını, bunun ötesinde bu gibi filmlerin ulaşacağı rakamı da sektöre ‘içeriden’ bakarak hesaplamalı Lütfi Kara.

        Yoksa kendisinin ‘Kitle Medya’ anlamına gelen şirketinin adının bir anlamı kalmayabilir. Maalesef böylesi sektörü hatmetmeden ‘heyecanlı’ bir şekilde hareket eden yapımcıların zarar getiren garip tam sayfa ilanları sayesinde, Türk sineması ‘PR stratejisi’ gülünçlükleriyle anılmaya mecbur bırakılıyor.

        Tiglon dağıtsaydı yine 50 kopya girerdi

        Bu noktada yapılması gereken son beş senedeki yükselişte olduğu gibi birinin bu ‘tüccar’ zihniyetine kalibresini ve kopya getirisini açıklaması olmalıydı. Aslında çok bir şey değişmedi. 150 kopya çıksa sektörden daha büyük zararla çekilecek Mass Media, bu sefer biraz daha düşük zararla çekilecek. Aynı kapıya çıkıyor. Ama biz nihayetinde böylesi ‘garip’ şeyleri görmek zorunda kalıyoruz!

        Tamam, Cinebonus ve Tiglon açısından bir ‘tekelleşme’ durumu hakim sektörde şu sıralar. Bu konuda da belli tartışmalar var. Ancak “Ayaz”, Pinema yerine Tiglon tarafından dağıtılsaydı da yine benzer rakamı ve yapımcısının kendi söylediği ‘çok gelir getirmeyecek salonlar’ı alacaktı. Bu işler biraz ‘arz-talep’ meselesi!

        keremakca@haberturk.com

        Diğer Yazılar