ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Artık tamamen ifadesini kaybettiği için normal şartlarda anlamak zor; giderek porselenleşen Ajda Pekkan’ın uzun yıllardan beri ilk defa Ayşe Ersayın’ın cenazesinde hissedebildiğini gördük. Bütün süperstarlar gibi Ajda Pekkan da bir robot özünde. Ne zaman güleceği, ne zaman ağlayacağı, ne zaman hangi sözü söyleyeceği de hep önceden programlanmış, planlı.

Uzun yıllar Ajda olarak bildiğimiz pilli bebeği her sabah Ayşe Ersayın kurar ve hayata hazırlardı. Bakmayın CV’sinde sayısız eğlence programı, konser kaydı ve video klip olduğuna. Ersayın hayatını, gecesi gündüzüyle, hemen hiç sorgulamadan Ajda’ya adamıştı.

Sonuçta Ajda hep star, Ayşe Ersayın ise hep onun gerisinde. Ajda Pekkan’la arkadaş olmaya yeltenen herhangi birisi için aksi mümkün mü zaten? Geride kalmak, onun seve seve kabullendiği bir roldü.

Ajda’nın iyi polisine karşı, en kötü polisti. Ajda için kurşunları hep göğüslemiş, yer yer kendi hayatından fedakârlık etmesi bile yetmemiş, cezalandırılmıştı.

Bazen yasaklıydı Ersayın; Ajda’nın kafasına başka kadınlar, başka bir düzen, bambaşka bir kimlik yaratma fikri girerdi. Hayatının en büyük hatalarından birine de böyle imza atmıştı zaten. Hayatı boyunca hep cool bilinmesine rağmen bir gün “Ben o bildiğin cool kadın değilim” diye ortaya çıkıvermişti. Hayatı boyunca sadece vitriniyle varolmasına rağmen birden “Vitrinime değil iklimime” diye kendiyle çelişmeye başlamıştı.

Ajda’Ajda yapan ne varsa Ayşe Ersayın’ın ona hatırlatması gerekiyordu, gerçek dünyada kendisinden bile habersizdi zira.

Yıllar sonra öğrendim, meğerse o en bilinen şarkılarını önüne getirdiğinde, “Aman Ayşe, bunları hiç kimse bilmiyor” diye eler, kendi bildiklerini eklemekte inat edermiş.

 

Ayşe Ersayın’ın Instagram’ından Ajda’yla nadir bir baş başa kare.

 

BİR TÜR AŞK

Bir Bodrum akşamında akşam yemeğinde yan yana geldiğimizde Ayşe Ersayın’ı ilk kez yakından tanımıştım. Biraz buruk, biraz kalbi kırık gibiydi Ajda’dan söz ettiğinde ama asla kötülemeden, asla arkasından konuşmadan. 1995’te tanışmışlardı, o günden beri de hiç ayrılmamışlardı ve ne olursa olsun hayatının hep Ajda’yla geçeceğini biliyordu.

Kimler geldi, kimler geçti... Ama Ajda’nın hayatında bir Semiramis sabit kaldı, bir de Ayşe Ersayın.

Sahi robot ve androjen, tam da bu yüzden ölümsüz ve ikonik olan Ajda hayatında kimseyi sevmiş miydi?

Ölmeden bir gün önce evde birlikte film izliyorlarmış.

Ben şöyle tercüme edeyim o geceyi: Ajda tek başına kalamıyor, canı sıkılıyor, yapacak bir şey de bulamadığından Ayşe Ersayın’ı çağırıyor. Fonda film bahane... Ajda bütün dev starlarda olduğu gibi kendisine birinin sonuna kadar bağlı olduğunu her gün, her gece tekrar tekrar görmek istiyor. Büyük starların da sevilmeye, onaya ihtiyacı var ne de olsa.

Oya Aydoğan ile Bülent Ersoy arasındaki ilişkiden farklı ama. Onlar baş başa vakit geçirdiklerinde içtenlikle eğleniyorlar... Ayşe Ersayın ise kendi hislerini, beklentilerini, duygularını çoktan kapının önünde bırakmış oluyor bir tür aşkla bağlı olduğu Ajda Pekkan’ın yanında. Yeter ki “Sen mutlu ol ne olur...”

Bu Almodovar filminde roller elbette eşit değil, ama hiç kimse gerçek olmadığını iddia edemez. Ajda Pekkan’ın büyük trajedisi de bu belki: Hep aşkı arıyor ve bulduğunu fark etmeden kaybediveriyor.

EBRU GÜNDEŞ'İ KEŞFETMİŞTİ 

Rivayet o ki bir gece Cem Uzan, “Bana iki yeni isim bulun” diye emretmiş ve apar topar Ebru Gündeş’i ekrana çıkarmışlar. O gece kamera arkasında Ayşe Ersayın vardı.

17-25 Aralık patladığında telefonla konuşmuştum Ersayın’la. Bilseydim o günden bugüne daha da çok arardım.

90’lı yıllarda Ebru Gündeş’i patlatan “Fırtınalar”ın da kamera arkasında Ersayın vardı. Profesyonelliğin olmadığı, özel televizyonlarda tatlı bir kaosun olduğu yıllar.

Arabaya atlıyorlarmış, öyle plansızca, gördükleri yerde iki dakika durup hemen kamerayı çıkarıp çekim yapıp yollarına devam ediyorlarmış. Zamanla yarışırcasına... Sabah Ulus Parkı civarında, öğleden sonra Caddebostan’da Migros’un olduğu yerde... Sıfır bütçe olduğu için ışık bile yok, ortaya çıkan klipler de ister istemez dandik tabii.

Ayşe Ersayın iyi bir yönetmen miydi, yoksa gerçek bir dost muydu?

Daha çok ikincisi. Ama o dönemin ilkel şartlarında çektiği küçük Türk filmi tadındaki klipler hâlâ aklımda kaldığına göre demek ki sahiden özel bir tarafı da varmış.

RICCARDO'NUN MİRASI ROOTWELLER KÖPEKLER YASTA 

Spor salonlarında siyah tayt üzerine siyah şort giyen gençleri görüyorsunuz birkaç yıldır; basketbol oyuncularından tutun da sabah parkta koşu yapan sağlıklı yaşam hastalarına kadar yayıldı. Riccardo Tisci’ye teşekkür edin, Givenchy’nin bir koleksiyonunda podyumda böyle giyinen erkekleri yürüttüğünde kimse bunun artık gündelik hayatın bir parçası olacağını kestiremezdi...

Adı Audrey Hepburn’le özdeşleşmiş ve tarih boyunca neredeyse en bilindik, tehdit etmeyen estetik anlayışıyla özdeşleşmiş bir marka Givenchy... Riccardo Tisci aldı bu markayı, son 12 yılda hip-hop’un tam merkezine yerleştirdi.

Rap yıldızı Pusha T diyor ki, “Givenchy üzerime eşofman gibi otuyor” markanın adının geçtiği yüzlerce rap şarkısından birinde. Hedi Slimane’ın modaya en büyük katkısı Yves Saint Laurent’e rock estetiğini getirmek ve bütün bedenleri daraltmaksa... Riccardo Tisci tam tersini yaptı, bütün bedenleri büyüttü. Bugünün “oversize” dünyasında artık hiç kimse gündelik hayatında üzerine oturan kıyafetleri giymiyor. Givenchy’nin “small” beden tişörtleri insanın üzerinden dökülüyor.

Birkaç sene önce fırtınanın büyük hasar verdiği New York’a yardım konserinde Kanye West sahneye deri bir kilt’le çıkmıştı; markasını sormaya bile gerek yoktu. Deri pantolon, deri şort, deri tişört ve tabii ki maskülanitenin en ön planda olduğu hiphop’ta bir rap yıldızına deri kilt giydiren de Tisci’ydi. Ondan yıllar önce Jean Paul Gaultier de yeltenmişti, ama etkisi sınırlı kalmıştı.

Üzerinde öfkeli bir rottweiler’ın suratının olduğu binlerce dolarlık o bol tişörtler... Ya da çarmıha gerilen İsa’nın acılı ifadesinin yer aldığı bir erkek eteği... Birbirlerine karşı dişlerini çıkarmış maymunlar... Hem çarpıcı hem de rahatsız edici... Riccardo Tisci’nin kapkaranlık dünyasının yansımaları Givenchy’de. İtalya’nın küçük bir kasabasında Katolik disiplini altında büyümüş Tisci; kökleri tıpkı Robert Mapplethorpe’un ilk dönem sanat uygulamalarındakini andırırcasına kumaşına yansımış.

Yıldız şeklini keşfeden Riccardo Tisci değil kuşkusuz, ama bu aralar etrafınıza baktığınızda yıldız desenli kıyafetler görüyorsanız nedeni o. Givenchy’yi yıldızla özdeşleştirdi ve dünyanın kalpten sonra en bilinen sembolünü yüksek modaya sokuverdi. Tabii yıldızın telifi de yok, binlerce taklidi çıkıverdi.

Tam 12 yıldan sonra Givenchy’den ayrıldı Riccardo Tisci. Biraz kendini taklit etmeye mi başlamıştı? Bir-iki yıldır modaevleri büyük sarsıntılar yaşıyor zaten, ama Tisci iki-üç yıllık tasarımcıların dünyasında bir istikrar sembolüydü. Versace’ye gidebileceği konuşuluyor; rottweiler’dan aslana... Givenchy’nin tepesi için Kanye West’in kreatif direktörü (ve en yakın arkadaşı) Virgil Abloh’nun adı geçiyor. Birkaç sene önce Paris’te Off-White koleksiyonunu tanıtırken Abloh’yla sohbet etme fırsatı bulmuş- tum. O günden beri büyütürek markasını popülerleştirdi. Yeni görevle ilgili bir şey demiyor şimdilik. Ama adının bile geçmesi Givenchy’nin Audrey Hepburn’den hiphop’a evriminin tamamlandığının kanıtı.

EN PAHALI OTOPARK

Yazarımız Miami Beach’te İsviçreli mimarlar Jacques Herzog ve Pierre de Meuron’un tasarladığı otoparkta. 65 milyon dolara mal olan otoparkın alt katında birkaç mağaza, en üst katında şehri dört bir açıdan gören bir lokanta bulunuyor. Mimari eleştirmenler yapının bir otoparkın nasıl olması gerektiğine dair çıtayı çok yukarılara çektiği görüşünde. Kıyafet ise Riccardo Tisci’nin Givenchy 2014 sonbahar basketbol temalı koleksiyonundan.


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000