Türkiye nereye gidiyor?
Nihat Ali Özcan yazdı..
Türkiye’de olup bitenlerden etkilenmemek mümkün mü? Her şey baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Sürekli konu tüketiyoruz. Değerlerimiz, doğrularımız, inançlarımız alt üst oluyor. Etrafımızı kuşatan dünyanın ahengini yitirdiği hissine kapılıyoruz. Bazılarımız kendisini galipler arasında görüp kibirleniyor. Yüzyıllık intikamlarını alma anı geldi diye düşünüyorlar. Bazılarımız da mağlup ve kaybeden gibi görüyor kendisini. Yüz yıl önce yola çıkan geminin rotasının değiştiğini/değişeceğini düşünüyorlar. Umudunu yitirip, sinirleniyor. Sonuçta bugünlerde, köprü üstüden, güverteden ve makine dairesinden arbede sesleri geliyor. Oysa hepimiz aynı gemideyiz ama birbirimizin duygularını anlamak yerine; düşman listemize eklemeler yapıyoruz. Söylenenleri dinlemek yerine, bağırarak konuşuyoruz. Kendimizi değişimin hızına kaptırdık gidiyoruz. Oysa içinde bulunduğumuz gemi hızla yol alıyor ve geçmişte belirlenmiş rotasında seyrediyor. Öte yandan üç-beş derece yan yatmış, rotadan biraz sapmış gibi bir his var içimizde.
Herşeye rağmen bu günlerde sakin bir kafayla ve bütüncül düşünmeye ihtiyacımız var. Demokrasi, hak, hukuk, özgürlük, adalet, asker ve yargı tartışmalarının yapıldığı bu günlerde. Geminin nereye, nasıl gittiğine dair tartışmlara bu sözcükler üzerinden yapılıyor. Bunun için de ayırt edici olmamız gerekiyor. Öncelikle; neyin stratejik, neyin taktik bir sorun olduğunu ayırabilmeliyiz. Eğer bunu başarabilirsek; yan yatmanın doğal olup olmadığını, ne yapmamız gerektiğini kolayca görebiliriz.
İmparatorluğun sona ermesi ve 1923’te Cumhuriyetin ilanı, yeni Türkiye’nin istikametini belirleyen en radikal politik karardı. Cumhuriyeti kuranlar onun batılı karakterde bir ulus devlet olmasına karar verdiler. Ancak bu ne Sovyetler gibi Sosyalist, ne İtalya gibi Faşist ve ne de Almanya gibi Nasyonal Sosyalist olmadı. Kurucular radikal bir model yerine, daha yumuşak bir mevkide konumlanmayı seçtiler.
Yeni cumhuriyetinin rotasını sabitleyen ikinci stratejik karar 1946’da alındı. Bu çok partili hayata geçişti. Öyle ki; karar bir yandan ülke rejimini içini doldururken, bir yandan da karakterini perçinliyordu. Seçmen ve sandık iradesinin meşruiyetine, bu kurala sadakati ön plana çıkartıyordu. Sonuca saygıyı ve meşru iktidar olmanın kurallarını ve biçimini yerleştiriyordu.
Bu yolculukta rotadan çıkmaya mani olmayı sağlayan, bir diğer karar da 1952’de NATO’ya girişti. Böylece Türkiye, bir yandan batı güvenlik mimarisinin parçası haline gelirken, bir yandan da onun ideolojisinin savunucusu haline geliyordu. Bu karar, Cumhuriyetin içeriğini ve istikametini bir defa daha tahkim etti.
Cumhuriyetin karakterini netleştiren ve rotasını sağlamlaştıran bir diğer stratejik karar 24 Ocak 1980’da alındı. Türkiye’de serbest piyasa koşullarını egemen kılma kararı, iki önemli sonuç doğurdu. Birincisi, batı dünyası ile ekonomik olarak da bütünleşme; diğeri de değişimi ve geleceği belirleyecek dinamiklerin ve aktörlerinin farklılaşmasıydı. Bu durum beraberinde kurumların değişen rollerini, çeşitlenen sosyal dokuyu, güç kaymasının yanı sıra kaygıyı da getirecekti.
Cumhuriyet’in rotasından sapmasına mani olacak son kararın 1999’da alındığını söylemek abartılı olmaz. AB üyeliğinin bir devlet politikası olarak kabul edilmesi son dönemin en önemli stratejik kararlarından biriydi. Cumhuriyetin bir yüzünü daha perdahlayacaktı. Öyle ki, demokrasi bir değerler sistemiydi. Şeffaflık, açıklık ve hesap vermek esastı. Hukuk, düzenin sigortası olacaktı. Madem öyle, neden köprü üstünden, güverteden, makine dairesinden arbede sesleri yükseliyor?