ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

KÜRŞAD OĞUZ

Başbakan Erdoğan’ın Salı günü grup toplantısında yaptığı konuşma İsrail’le ilişkilerde yeni bir döneme girildiğini gösteriyor. Bu, tartışmasız bugüne kadar İsrail’le kurulan ilişkilerin en gergin dönemi.

Türkiye’nin, kurulduğu 1948 yılından bu yana bu İsrail devletiyle ikili ilişkileri zaten çok dalgalı bir seyir izlemişti.

İsrail’in Türkiye’de kendine çok yakın hükümetler bulduğu oldu. Ama Türkiye’nin “milli-dini” kimliğini öne çıkarmak istediği dönemlerde ilişkilerde ciddi gerginlikler de yaşandı.

Bu gerginliklere neden olan şey, çoğu zaman İsrail’in bir bilgisayar oyunu kahramanı gibi ona buna ateş açması, “en iyi savunma olarak saldırı” silahını kullanmasıydı.

Türkiye açısından bakıldığında, İsrail hep bir turnusol kağıdıydı. Türk hükümetlerinin belirli konularda ne yapıp ne yapamayacağı önce ABD, ardından İsrail dikkate alınarak yorumlandı.

Hükümetler içerde İsrail’e soğukmuş gibi görünürken, askeri ve ticari anlaşmalar çok az sekteye uğradı, uluslararası arenada ortak tavırlar daha çok dikkat çekti.

60 yıllık ilişkilerin dökümü, bize bunları gösteriyor…

 

30 BİN YAHUDİ İSRAİL’E GÖÇTÜ
14 Mayıs 1948’de, Filistin’de İngiliz egemenliği sona erdi ve İsrail bağımsızlığını ilan etti. Weisman İsrail’in ilk cumhurbaşkanı oldu. İsrail’i ilk ABD ve Rusya tanıdı. Bir yıl sonra, İsrail’i resmen tanıyan ülkelerden biri Türkiye’ydi...

Yine Mayıs 1949’da İsrail, pazartesi günü, 60 yıl sonra kendisi hakkında kınama kararı veren BM’ye girdi.

Bu yıllarda, 1942’de yürürlüğe giren Varlık Vergisi uygulamasının olumsuz sonuçları ortaya çıkmaya başladı. 1948 – 50 arasında yaklaşık 30 bin Türkiyeli Yahudi İsrail’e göçtü. Sevindirici sürpriz, İsrail’e giden Yahudiler’den 177 kişilik bir grubun, Aralık 1951’de Türkiye’ye dönmesiydi.

İsrail kurulur kurulmaz çevresindeki ülkelerde “operasyonlara” başladı. Bunlar arasında en ölümcüllerinden biri, İsrail askerlerinin Ürdün’deki üç kasabaya saldırı düzenleyip 56 kişiyi öldürmesiydi.

MENDERES’LE SICAK İLİŞKİLER
Buna karşın Adnan Menderes’li Demokrat Parti yıllarında Türkiye, bazı Arap ülkeleriyle ilişkilerinin bozulması pahasına İsrail’e yakın durdu.

1955’te kurulan güvenlik ve savunma örgütü Bağdat Paktı bunun en iyi örneğiydi. Bağdat Paktı, Türkiye ile Irak arasında imzalanan Karşılıklı İşbirliği Antlaşması’na 4 Nisan’da İngiltere’nin, 23 Eylül’de Pakistan’ın, 3 Kasım’da İran’ın katılmasıyla oluştu. ABD ise Pakt’ta gözlemci üye olarak yer aldı. Ortadoğu’da Sovyetler’ karşı NATO’nun bir uzantısı olarak ABD’nin öncülüğünde kurulan Bağdat Paktı’nın oluşum sürecinde, Batı ile Ortadoğu arasında etkin bir rol oynamaya çalışan Türkiye de yoğun çaba harcadı. Ancak Türkiye’nin, Arap ülkelerinin çıkarlarına aykırı bir siyaset izlenmeyeceği konusunda güvence vermesine karşın, Mısır ve Suriye’nin başını çektiği Arap devletleri Bağdat Paktı’nı tepkiyle karşıladılar. Paktı Batı emperyalizminin bir aracı, İsrail’e hizmet eden bir örgüt olarak gören bu ülkeler, tepki olarak kendi aralarında savunma antlaşmaları imzaladılar. Bağdat Paktı, Türk – Arap ilişkilerini olumsuz etkilediği gibi, Sovyetler ile soğuk olan ilişkileri daha da gerginleştirdi.

Türkiye’nin 1956’da İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmesi bile, buna engel olamadı.

Bu arada Ortadoğu’da gerilim tırmanıyordu. Süveyş Kanalı nedeniyle yaşanan gerginlikte, İsrail kuvvetleri Mısır’ın elinde tuttuğu Gazze Şeridi’nde 36 askeri ve 6 sivili öldürdü. Mısır, Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklayınca 1956 Ekimi’nde Mısır sınırını geçen İsrail birlikleri kanala doğru ilerlemeye başladı. Arap – İsrail savaşına İngiltere ve Fransa, Mısır’ı bombalayarak müdahale etti.

1957’de, NATO ve Bağdat Paktı’na karşı çıkan, Eisenhower Doktrini’ni kabul etmeyen Suriye’nin Sovyet desteğini sağlayan bir anlaşmaya imza atması, bölgede Sovyetler’in Suriye kanalıyla Ortadoğu’ya yerleşeceği endişesini arttırdı. Türkiye bu endişeyi paylaşan Irak, Ürdün, İsrail ve Lübnan’la yine aynı çizgide yer aldı. Neticede İsrail, BM ve ABD’nin isteğine uyarak, Gazze ve Akabe Körfezi’nden çekileceğini bildirdi.

IRAK’TA DARBE KARŞITI YAKINLAŞMA
Menderes ve hükümetini 1958’de İsrail’e iyice yaklaştıran, Irak’ta Temmuz’da yaşanan, Abdülkerim Kasım’ın gerçekleştirdiği darbeydi. Bu darbe aynı tehlikeyi hisseden Menderes’i çok endişelendirmişti. Devrilen rejimin başbakanı ve İstanbul eğitimli bir Osmanlı subayı olan Nuri Said’le kurmuş olduğu yakın dostluk nedeniyle Menderes Irak’a müdahale ederek krallığı kurtarmak istiyordu. ABD Başkanı Eisenhower’dan da müdahalede bulunarak Irak Devrimi’ni ezmesini isteyen İsrail Başbakanı David Ben Gurion da, Menderes’i bu yönde cesaretlendiriyordu. Eisenhower böyle bir işe girişmedi. Irak’ta olanların ilginç sonucu ise Türkiye ile İsrail arasındaki yakınlaşma oldu.

28 Ağustos’ta gizlice Ankara’ya gelen Ben Gurion, Dışişleri Bakanı Golda Meir, Genelkurmay Başkanı Hayim Laskov ve Büyükelçi Sasun’la birlikte Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’yla buluştu. Görüşmeye katılanların bir bölümüyle söyleşiler yapan bir gazeteci şöyle anlatıyordu: “Ben Gurion ve Menderes, Mısır’da Nasır’ın Ortadoğu’daki etkisini kırmaya yönelik birkaç ortak etkinlik konusunda anlaşmaya vardılar. Bu anlaşmalar birkaç yıl daha sürdükten sonra, Ankara’nın Ortadoğu politikasını değiştirmesi üzerine 1960’larda giderek zayıfladı…”

İSRAİL HAVA YOLLARI İSTANBUL BÜROSUNA BOMBA
1967’de yeni bir Arap – İsrail savaşı başladı. Haziran’da Mısır, Ürdün ve Suriye topraklarına giren İsrail, Arap hava kuvvetlerini tahrip etti. Arap- İsrail savaşı sonunda Gazze Şeridi, Golan Tepeleri, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Sina Yarımadası İsrail işgaline altına girdi. İsrail Savunma Bakanı, Gazze’yi ilhak ettiklerini açıkladı. Türkiye ise ancak 1968 Martı’nda İsrail’i protesto etti.

Bu tarihten sonra İsrail saldırganlığına tepkiler Türkiye topraklarında da artmaya başladı. Önce 1970 Martı’nda 32 Mısırlı’nın İsrail hava saldırıları sonucunda ölmesi, Nisan’da ise yine İsrail bombardımanında 30 Mısırlı çocuğun ölmesi, Nisan’da İsrail Hava Yolları’nın İstanbul bürosuna bomba atılmasıyla sonuçlandı.

1973’te yeni bir Arap – İsrail savaşını başlatan olay, İsrail jetlerinin Şubat ayında Libya yolcu uçağına ateş açması ve 74 kişinin ölümüne neden olmasıydı. Ekim’de Mısır ve Suriye iki cepheden İsrail’e karşı büyük bir saldırıya geçti.

PETROL KRİZİNE SEBEP OLDU
İsrail’in başlattığı bu savaş, dünyada büyük petrol krizinin yaşanmasına neden oldu. ABD’nin İsrail’i savaşta desteklemesi, petrol fiyatlarının yükselmesine neden oldu; 10 Arap devleti petrol fiyatlarının yüzde 70 oranında yükseltilmesine ve her ay petrol üretimini yüzde beş oranında azaltmaya karar verdi. Aralık’ta Tahran’da toplanan petrol üreticileri, petrol fiyatlarını yüzde 130 oranında artırdı ve ABD’yle Hollanda’ya petrol sevkiyatını bir süre için durdurdu.

İki yıl sonra Türkiye, İsrail’e tarihinde ikinci kez tepki göstererek bu ülkenin BM’den ihracını isteyen İslam Konferansı kararına katıldı.

İsrail’in Filistin’deki uygulamaları 1976’da bir kez daha Türk topraklarında ölümle sonuçlanan bir eyleme neden oldu. Temmuz ayında iki Filistinli gerilla, 11 Ağustos akşamı Yeşilköy havaalanı dış hatlar bölümündeki İsrail uçağı yolcularını otomatik silahlarla taradı. Gerillaların bomba da kullandıkları saldırıda yabancı uyruklu 4 kişi ölürken, ikisi polis 20 kişi  yaralandı. Türkiye’de böyle bir olaya neden oldukları için özür dileyen iki gerilla, eylemi İsrail’in Uganda baskınının intikamını almak için düzenlediklerini söylediler. Ertesi yıl İsrail’in Lübnan’a düzenlediği hava saldırısında 68 kişi öldü.

12 EYLÜL’DEN SONRA İLİŞKİLER DONDURULDU
80’li yıllar, Türkiye – İsrail ilişkileri açısından yine zor geçti. 1980 Ağustosu’nda İsrail’in Kudüs’ü başkent yapmasını protesto eden Türkiye, buradaki başkonsolosluğunu kapatma kararı aldı. Aralık ayında ise askeri rejim İsrail’le ilişkileri dondurdu.

Ancak Şubat 1982’de BM’de kabul edilen İsrail’e yaptırım kararı oylamasında Türkiye çekimser oy kullandı. Zaten İsrail bugün olduğu gibi yine kimseyi dinlemiyordu. Haziran’da Lübnan’a hava, kara ve denizden büyük bir saldırıya geçti. Daha sonra Lübnan’ı işgal etti.

Bu arada 1984 Eylülü’nde, Necdet Calp’in başkanlığını yaptığı Halkçı Parti milletvekillerinin TBMM’nin onayını almadan İsrail parlamentosunun davetlisi olarak Tel Aviv’e gitmesi Türkiye ile Arap ülkeleri arasında diplomatik bir kriz yarattı.

80’lerde İsrail, askeri – sivil hedef ayrımı gözetmeksizin yaptığı saldırılara devam etti. 1985’te Tunus’taki FKÖ bürolarına yapılan hava saldırısında 50 kişi öldü. 1988’de ise İsrail komandoları FKÖ askeri komutanı Ebu Cihad’ı Tunus’ta öldürdü.

500. YIL ETKİNLİKLERİ İLİŞKİLERİ DÜZELTTİ
90’ların başı, Türkiye ve Musevi cemaati arasındaki ilişkiler açısından özel yıllardı ve bu durum ilişkilerde yeni bir dostluk rüzgârına neden oldu. İspanya’dan engizisyon baskılarından kaçarak Osmanlı İmparatorluğu’na sığınan Museviler, Türkiye’ye gelişlerinin 500. yılını 1992’de bir dizi etkinlikle kutladılar. Mart ayında Türkiye’deki Musevi cemaati, 500. yıldönümünü Neve Şalom sinagogunda düzenlenen şükran duası töreniyle kutladılar. 16 Temmuz’da Dolmabahçe Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Özal ile İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog’un da katıldıkları bir gala gecesi düzenlendi. Herzog bu gecede Türkiye’yi övdü. Ancak aynı yıl İsrail Büyükelçiliği koruma amiri Ankara’da otomobiline konan uzaktan kumandalı bombanın patlaması sonucu öldü.

Yine de 1994’te, İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in konuğu olarak Türkiye’ye geldi. Aynı yıl Türkiye ile İsrail arasında teröre karşı işbirliği anlaşması imzalandı.

REFAH PARTİLİ YILLARDA GÖSTERMELİK SOĞUKLUK
1996’da iktidarda kendine yer bulan Refah Partisi’nin İsrail’le ilişkiler konusunda ne yapacağı çok merak ediliyordu. Necmettin Erbakan, Ankara’nın izlediği Batı yanlısı dış siyaseti muhalefetteyken sürekli eleştirmişti. NATO yerine İslami bir askeri pakttan söz eden Erbakan, Avrupa Birliği – Ortak Pazar yerine de, zamanla birlik haline gelebilecek bir İslam ortak pazarı hayal etmekteydi. Ankara’nın işbirliği içinde olduğu bütün Batılı kurum ve kuruluşlar, Erbakan’ın gözünde, Siyonistlerce desteklenen Hıristiyanlar’ın dünya hakimiyeti mekanizmalarıydı.

DYP ile koalisyon hükümeti kurduktan sonra, iktidardaki Erbakan’ın dış politikada ne yapacağı, Çiller Dışişleri bakanı olduğu halde merak konusuydu.

Aslında Erbakan’ın devraldığı dış siyasetin değiştirilmesi neredeyse olanaksızdı. İslami dünyayla ilişkilere ağırlık verip, İsrail’le gittikçe artan ilişkileri dondurabilmesi gerçekten zordu.

Yine de Washington’la soğukluk çıkarmak istediğine ilişkin ilk işaret, 1996 Şubatı’nda, Amerika’daki egemen çevrelerin ve İsrail’in hiç hoşlanmadığı İslam Ulusu örgütünün başkanı Amerikalı Louis Farrakhan’ı kabul etmesi oldu. Başbakan olduktan kısa süre sonra da, 1996’da İran’a gitti. Amacı İran’la ticareti geliştirmek olan bu gezide Erbakan’a, içinde yüz kadar işadamı bulunan kalabalık bir heyet eşlik ediyordu. Libya’yla birlikte İran’ı da “terörist devlet” sıfatıyla damgalamış olan Washington, bu ziyaretten pek memnun olmamıştı. Ancak, Erbakan’ın dış politika danışmanı Abdullah Gül, başbakanın ziyaretinin kesinlikle ABD’ye karşı bir tavır olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. Ticaretin yanı sıra, Erbakan’ın İran ziyaretinin başka bir nedeni de, İsrail’le yapılan antlaşmaların önüne geçememesi ve Çevik Güç’ün ülkede kalma süresinin uzatılmasını onaylaması dolayısıyla kaybettiği prestiji yeniden kazanmaktı.

Erbakan’ın İsrail’le ilişkileri bir iç politika malzemesi olarak kullandığını söyleyebiliriz. Zira 1997 Martı’nda İsrail’le yeni bir askeri modernizasyon anlaşması yapıldı.

2000’li yıllara ise AK Parti’nin İsrail politikası damga vuruyor. Son günlerin daha net gösterdiği gibi bu dönem, yeni bir yazıyı ve değerlendirmeyi hak ediyor…

 


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Tüm yorumları göster(23)
Kalan karakter : 2000