ÜYE GİRİŞİ
LÜTFEN KULLANICI ADINIZ VE ŞİFRENİZ İLE GİRİŞ YAPIN!

"Karanlığın içinde ışığı göstermek bize güç veriyor"

MAM’ART Tiyatro, yarından itibaren yeni oyunuyla selamlayacak seyirciyi. Eve Ensler’ın mülteci kadınlarla yaptığı röportajlara dayanarak yazdığı ‘Necessary Targets’ adlı oyundan ‘Nereye Gitti Bütün Çiçekler?’ adıyla ve Mam’Art Tiyatro’nun yorumuyla sahneye taşınan oyun, yolları bir mülteci kampında kesişen 7 kadı- nın, içinde yaşadığımız dünyada her an hepimizin başına gelebilecek hikâyelerini sahneye taşıyor

Birbirine benzemeyen yedi kadın… Kim mi bu yedi kadın ve onlara can verenler? İlki Şenay Gürler’in canlandırdığı Amerikalı terapist J.S. Güvenli alanında yaşamaya alışmış, savaş bölgesine yabancı bir kadın. İkincisi Gözde Kansu’nun canlandırdığı, mültecilerin anlattıkları hikâyelerden kitap oluşturmak için kamp kamp dolaşan yazar ve travma danışmanı Melissa.

Bir diğeri Nuna adında ötekileştirilmiş bir karakteri olan şehirli bir kız. Nuna’ya Melisa Doğu can veriyor. Savaşta ailesini kaybetmiş çiftçi kadın Azra’yı ise Hale Akınlı canlandırıyor. Ece Yüksel’in canlandırdığı Seada, köyünde sessiz sakin yaşarken savaşta ağır yaralar almış ve kendine zaman zaman gerçeklikten koptuğu bir dünya yaratmış. Feri Baycu Güler’in canlandırdığı Zlata, savaştan önce çok iyi konumda olan bir doktor.

Goncagül Sunar ise oyunda umudun simgesi olan Jelena’yı canlandırıyor. Prömiyer öncesinde ekiple buluşup adını ‘Where Have All The Flowers Gone’ adlı antimilitarist şarkıdan alan, Tuğrul Tülek’in yönettiği oyunu konuştuk.

Mültecilik yaşadığımız dünyanın giderek derinleşen yarası... Bu sürekli kanayan yaraya dair bir oyun yapma kararını nasıl verdiniz?

Feri Baycu Güler: Mam’Art Tiyatro’yu kurarken “Yapacağımız her oyunda diyeceğimiz bir şey olmalı” demiştik. Bu çok ciddi global sorunun da tiyatroda ifade edilmesi gerekiyordu.

Tuğrul Tülek: Mülteci mevzuu dünyanın DNA’sını değiştiren bir utanç. Eve Ensler ‘Necessary Targets’ı 1996’da, Bosna Savaşı esnasında oradaki savaştan kaçıp başka ülkelere sığınan kadınlarla yaptığı söyleşiler üzerine şekillendirmiş. Daha çok belgesel niteliğinde bir oyun. ‘Nereye Gitti Bütün Çiçekler?’i bu oyundan esinlenerek sahneye taşıdık. Coğrafyayı, zamanı ve mekânı ortadan kaldırdık, bazı sahneleri yeniden yorumladık. Oyunu epizodlara bölüp her epizodun arasına şarkılar ekledik. Farklı kültürlerin savaş karşıtı anonim şarkılarını oyuna uyarladık. Oyunda ukulele ve gitar çalınıyor, ritim tutuluyor, herkes şarkı söylüyor.

Öyle zamanlardan geçiyoruz ki içimiz sürekli ağıt yakıyor. Ama umuda dair şarkılar söylemekten de vazgeçmemek gerekiyor öyle değil mi?

Hale Akınlı: Kesinlikle! Günümüzde benim gibi pek çok kişiye “Nasılsın?” sorusuna verdiği “İyiyim” yanıtı sahte geliyor. O “İyiyim”, “Sen anlarsın o iyiliğin ne olduğunu” manasında. Kan kusup kızılcık şerbeti içme hikâyesi. Ama bu oyun bana çok iyi geldi, direnme gücü verdi.

Şenay Gürler: J.S.’nin de “Birlikte olduğumuz sürece, hâlâ şarkı söyleyebildiğimiz sürece yaşıyoruz, devam edeceğiz” diye bir sözü var oyunda.

Ece Yüksel: Umutsuz bir oyun değil bu. Her zaman bir umut olduğunu söyleyen bir oyun. En güzel yanlarından biri de bu.

T.T.: Şarkılar ve birbirlerine anlattıkları hikâyeler bir paylaşma biçimi. Kendilerini birbirlerine açtıkça güçlenmeye başlıyorlar. Birbirlerine tutunarak ayakta kalmayı öğreniyorlar. Biri köyden, biri şehirden, biri kasabadan gelmiş. Normal şartlarda belki bir araya gelmezlerdi ama burada birbirlerinden güç alıyorlar. Bu çok önemli.

Yani aramıza çekilen suni sınırları ortadan kaldırmayı başarıyorlar...

Melisa Doğu: Global dünya neyse o sınırları yaratan da insanlar. Aslında din, ırk, cinsiyet, dil yok. Sadece dünyada kötü insanlar var ve onlar çoğunlukta. Bu kötü insanlarla iyi insanların savaşı.

Ş.G.: Önce kendi içimizdeki sonra aramızdaki duvarları yıkıp izin verirsek hiç tanımadığımız biri bizi iyileştirebilir. Bu kadınların birbirlerini iyileştirdikleri gibi…

Prova süreci nasıl geçti?

Gözde Kansu: Sahneyi 7 kadın açıyoruz ve bu 7 kadın hep sahnede. Canlandırdığım Melissa aslında acılara karşı nasırlaşmış olması gereken biri ama provalarda öyle içten anlar yaşadık ki, partnerlerimin performansları o kadar yüksek ki “Ben bu cümleyi ağlamadan nasıl kuracağım?” diye düşündüğüm zamanlar oldu.

Goncagül Sunar: Derdi olan bir şeyi anlatmanın mutluluğu var içimizde. Küçük de olsa denize bir taş atıyoruz.

T.T.: Şu an en son ihtiyacımız olan şey umutsuz ve karanlık hikâyeler. O karanlığın içinde ışığı gösterebilmek bize iyi geliyor. Umarız seyirciye de iyi gelecek.

Gözde, karakteri için “Acılara karşı nasırlaşmış” dedi. Hayatın içinde de çoğumuz böyle değil miyiz artık?

Feri Baycu Güler: Öyle. Zlata’nın da “Hepimiz ölüyüz ve acıya karşı sağırlaştık” diye bir cümlesi var. Tuğrul Tülek: O kadar çok acı var ki bu durum bir koruma mekanizması. Ama bir süre sonra bizi nasırlaştırıyor, kalbimizi soğutuyor, başkalarının acılarına karşı duyarsızlaştırıyor. Oysa acının coğrafyası yoktur, gözyaşı her yerde aynıdır. Ama ne yazık ki biz artık bırakın başka ülkeleri kendi yanımızda yaşayan insanın çektiği acılardan keyif alıp beslenir hale geldik. Ve insanlıkla ilgili çok önemli bir şeyi vicdanımızı kaybettik. Bir toplumda ne kadar çok acı, ölüm ve kan varsa o kadar duyarsızlık, kalp soğukluğu ve başkalarının acılarını görmezden gelme olur. Çünkü aksi takdirde insan kendi acılarıyla da yüzleşmek zorunda kalıyor. Ben insanların bile isteye böyle olduğunu zannetmiyorum. Çok yanlış ama o kadar çok şey yaşıyoruz ki insan ister istemez duyarsızlaşıyor.

İçim acıyarak söylüyorum ben her köşesinden öfke ve şiddet fışkıran topraklara dönüşen ülkemde de mülteci gibi hissediyorum kendimi zaman zaman...

Goncagül Sunar: Oyundaki kadınlar kendi ülkeleriyle ilgili bir geçmiş ve anılar bırakmış kadınlar. Ben aynı şeyi kendi ülkem için hissediyorum eski bağ olmadığı için. Oyundaki bazı laflar o kadar çok kendi hayatımıza ve yaşadığımız döneme denk düşüyor ki finale doğru şarkıları çalarken gözümden yaş geliyor.

Feri Baycu Güler: Dediğin gibi her yerden öfke fışkırıyor. Vicdan bitti. Aileler çocuklarına vicdanlı olmayı öğretmedikleri sürece bir yere varamayız.

Tuğrul Tülek: Bir an önce fabrika ayarlarına dönmemiz şart. Lisedeyken rahmetli Özkan Hocam “Dışarıda 2 ayaklı eşek çok, onlara benzemeyin” derdi. O zaman niye böyle dediğini anlamazdım ama şimdi “Haklıymış” diyorum. “Pardon, afedersin” dediğinizde bunu anlamayan ama küfrettiğinizde buna karşılık veren insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz. Toplumsal kuralları hiçe sayıp orman kanunlarıyla yaşamaya çalı- şan 2 ayaklı eşek çok.

GAZETE HABERTÜRK 

Röportaj: Ece SARUHAN

Fotoğraf: Sinan Bilgenoğlu

SEN NE DÜŞÜNÜYORSUN?
YORUM YAZ