'Dünya'ya düşen adam
Kerem Akça, bu hafta vizyona giren filmleri değerlendirdi
Postmodern sinema atılımımızı başlatan Reha Erdem, başyapıtı “Hayat Var”ın film modelini Tarkovsky’nin dünyasında canlandırıyor burada. Kars’a gelen bir yabancının üzerinden soyut, öznel, gri ve hipnotize edici bir görsel yapı kuruyor. Ancak “Kosmos”, yönetmenin “Beş Vakit” ile birlikte en rahat anlaşılan filmi olduğundan, ne yazık ki dünyasına dair ‘yenilik yaptı yine!’ duygusunu barındırmıyor içinde.
Türkiye’de ‘postmodern sinema’ diye bir şey varsa herhalde bunun müsebbibi olarak Reha Erdem anılmalı. Öyle ki minimalist sanat filmlerini rafa kaldıran üretimiyle, farklı, yenilikçi ve çığır açıcı olanı bizlerle buluşturmayı tercih ediyor yönetmen çoğu kez. Her filmi için değişik bir macera ve sinefil açlığını doyuran bir sinema yolculuğu yorumunu yapmak mümkün.
Üç Reha Erdem filmi, sinema tarihimizin sayılı yapıtları arasında!
Zaten özellikle de “Kaç Para Kaç” (1999), “Korkuyorum Anne” (2004) ve “Hayat Var”ın (2008) bu eğilimleriyle Türk sineması tarihinin sayılı yapıtları arasında anılmaları gerektiğini düşünmekteyim. Öyle ki ülkemizde yapılmaya cesaret edilemeyen şeyleri, hem de dünya sineması seviyesinde ortaya koyan eserler bunlar. En önemlisi de o ‘geleneksel sinema anlayışı’mızdan sıyrılan yapıtlar olmaları elbette.
Ancak Reha Erdem, her filminde farklı bir şey üretme sevdasında olduğundan kimi zaman kendi sinemasının gizeme açılan kapısından aşağı yuvarlandığı görülebiliyor. “Kaç Para Kaç”ın kara film alanında, “Korkuyorum Anne”nin de Jiri Menzel ekolünden sosyal komedilerinde farklı bir formülüne açıldığı söylenebilecekken, “Hayat Var”, Türk işi bir masal idi. Birçok yönetmenden ve film modelinden belsenerek ‘Reha Erdemesk’ bir şey çıkarıyordu karşımıza. Türk sineması tarihinin belki de en iyi filmiyle yüzleşmemizi sağlıyordu.
“Beş Vakit” ile beraber en sıradan ve rahat anlaşılır filmi
Fakat belli ki yönetmen bazen projelerin arasındaki sene aralığını açmayıp hızlı üretim yapınca sinemada çokça gördüğümüz filmlerin ya da formüllerin yine kaliteli ve profesyonel örneklerini üretebiliyor. “Kosmos” (2009) da işte “Beş Vakit” (2006) ile beraber yönetmenin filmografisindeki bu alana katılıyor. Öyle ki her iki film de sonuna kadar sinema duygusu depoluyorlar. Ancak yönetmenin hem en kolay çözülebilir hem en rahat anlaşılır hem de sinema izleyicine en uygun filmleri.
“Beş Vakit”in köy hayatına dair uyguladığı hikayeyi çoğu Avrupa filminde görmek mümkün iken, “Kosmos” da Tarkovsky’nin film modelini birebir Türkiye’ye, Kars coğrafyasına uyarlıyor. Birçok dini ve dilsel müdahale ile bir bütüne ulaşmanın peşine düşüyor. Tamam ülkemizde gri filtre ile çekilmiş, mistisizmin üzerine giden, metaforlarla yürüyen, bunlar ışığında da öznel dünya kuran filmlerin sayısı çok az.
Alegorik bir dünya
Geçtiğimiz yıl izlediğimiz Tayfun Pirselimoğlu imzalı “Pus” (2009) ile rakip bu konuda “Kosmos”. Ama orada kapitalizm ve metropol hayatının sıkışmışlığı bir karakter üzerinden anlatılıyordu. Burada ise alegorik bir sıkışmışlık mevcut. Bütün dünyanın ya da Türkiye’nin bir portresini çıkartmanın peşine düşmüş Erdem. Bunun için de yine bir karakterin, Kosmos’un (Türkçe anlamıyla dünya) hikayesine odaklanıyor.
Onun kasabaya gelip hıristiyanlıktaki ‘healer’ (iyileştirici mistik öğe) işlevini üstlenmesini anlatıyor. Bunu yaparken de sömürülebilecek abartılıktaki karakterler soğukkanlılıkla sinemalaştırıp postmodern bir dünyanın içine yerleştiriliyor.
“Hayat Var” modelinin Tarkovsky durağı
Ancak yönetmen, bunu yaparken Tarkovsy’nin film modelini ödünç almış. Özellikle “Nostalghia”da (1982) bir kasabaya günah çıkartmaya gelen rahibe çokça benziyor Kosmos. Ancak Erdem, belli ki “Hayat Var” sonrası farklı bir yola açılmak istiyor. “Kosmos” da bu yolun Tarkovsky durağı olmalı.
Öyle ki orada ‘Hayat’ adlı ana karakterin ardından burada da yine alternatif çizgi roman anti-kahramanlarını andıran bir tiplemen olan ‘Kosmos’un izini sürüyor. Onun ekspresyonist makyajlarla donatılmış olması, sessiz sinemadaki o akıma göre tepki vermesi ve absürd komedi alanına kayması da zaten “Hayat Var” modelinin yolunu izlediğini ispatlıyor “Kosmos”un.
Ancak nihai sonuca baktığımızda, ‘ses dalgası’ ve ‘mezbaha’ gibi metaforik ‘tükenme’ anlatan öğelerin araya girişleriyle yaratılan hipnotize edici atmosferin kullanıldığı daha sarsıcısı Tarkovsky filmleri görebildiğimiz söylenebilir. Üstelik burada aşk duygusu, orta yaşın seks arzusu, çocuk kaybolması gibi konular zekice inceleniyor ona da okeyiz.
Yaratılan ana karakter, hipnotize edici dünyaya uyum sağlama konusunda sıkıntı yaşıyor
Fakat Reha Erdem, bu ‘Tanrının gönderdiği yabancının kasabaya girişi’ konseptini uygularken Kosmos karakterini hiç konuşmayan bir şekilde çizseymiş hipnotik ve soyut atmosfer daha iyi işlermiş. Özellikle de onun ne olduğunu anlasak da, yönetmenin sürekli ‘Allah’ odaklı diyaloglarla izleyicinin anlamasını sağlamak istemesi, filmin tonunu ve öznel dünyasını bozuyor.
Halbuki kırmızı ojeyle kendilerini boyayarak aşkıyla uçtukları sahnedeki sinemasal müdahale başta olmak üzere, yönetmenin kendi sanatını estirdiği birçok an var burada. Gökten düşen şeyin üzerine gidilmesi de mistik alt metinleri güçlendiriyor. Hatta askerlik meselesi ile dinin çatışmasıyla ilgili ilginç düşünsel öğeler de açılıyor.
Erdem’in filmi hem sinemasal hem de metinsel olarak derin bir yolculuk sunuyor uzun lafın kısası. Ancak absürd komedi yaratma konusunda daha cesur olması ve altenatif çizgi roman estetiğinde görsel olarak daha dışavurumcu takılması gerekirmiş. Bir de tabii son 30 dakikayı atıp kıvamında bıraksaymış, hikayenin derdini anlatma konusunda leyhine yansırmış bu durum, ona da şüphe yok!
Künye:
Kosmos
Yönetmen: Reha Erdem
Oyuncular: Sermet Yeşil, Türkü Turan, Hakan Altuntaş, Sabahat Doğanyılmaz
Süre: 122 dk.
Yapım Yılı: 2009
MELODRAMA YAPILAN LEONE YAKIŞTIRMASI
Douglas Sirk ve Pedro Almodovar’ın ‘renk paleti’nden güç alarak duygu sömürüsünden uzaklaştırdığı melodram geleneğini izleyen “Tek Başına Bir Adam”, bunun üzerine bir de spagetti westernin öncüsü Sergio Leone’nin yönetmenlik stilini ekliyor. Ancak yapıtın son 40 dakikasında yönetmen Tom Ford’un ilk filmini çekmenin verdiği dezavantajla kendini ana karakterin duygusallığına kaptırması,‘Leone estetiği’ni elinin tersiyle itip filmin yapısını bozmasını sağlamış. Yine de görsel ve duygusal anlamda keyifli izlenen bir eser var karşımızda.
Melodram çekmek kolay iş değildir. Öyle ki tür içinde demode gözükme ihtimalini her daim taşırsınız. Ancak 50’lerde Douglas Sirk’ün türe getirdiği yenilik, onun ardından bu eğilimi izleyen Fassbinder ve Almodovar filmleriyle birlikte ‘elle tutulur renkli örnekler’ vermiştir alan. En son ise 2002’de Todd Haynes’in “Cennetten Çok Uzakta”sı (“Far From Heaven”, 2002) biçimsel bir çığır daha açmıştır. Haynes’in yaptığı Douglas Sirk’ün yapay renklerin, kostümlerin, aksesuarların ve kırılgan karakterlerin üzerine giden bu technicolor (ilk renkli peliküle verilen isim) dünyayı günümüze filtre ile postmodern bir dünya çerçevesinde uyarlamaktı.
Douglas Sirk melodramlarının yapısını ödünç almış
Tom Ford da belli ki Douglas Sirk, Rainer Werner Fassbinder ve Pedro Almodovar’ın hayranı. Özellikle de Almodovar’ın türe kattığı ‘eşcinsel karakter odaklı yapı’yı beğeniyor. Öyle ki “Tek Başına Bir Adam” (“A Single Man”, 2009), 1962’de geçmesinin o ‘kitsch’ (bayağılık estetiği) avantajını leyhine kullanan bir eser. Öyle ki yönetmen burada ‘ölen sevgilisinin ardından yalnız kalan adam’ meselesinin üzerine gidiyormuş gibi yapsa da, aslında Douglas Sirk melodramlarının yapısını ödünç alıyor.
George rolündeki Colin Firth’ün müthiş oyunculuk gücünü arkasına alması bir tarafa, esasen o karakterin renk skalasının içinde kaybolmasıyla görsel bir şölen çıkarıyor karşımıza. Ancak bu durum, ruh hali odaklı ilerleyip klişeleşmiyor. Aksine onun flashback anlarını pastel, şimdiki zamanı siyah-beyaza yakın solgun bir renk skalası ile görmesi, Ford’un hem Sirk’ün hem de Haynes’in türe getirdiği yeniliğin izini sürmesini sağlıyor. Öyle ki melodram, onların filmleriyle özündeki dalga geçilen yapıyı yapmacıklı bir pembe dizi estetiğine çevirmiştir.
Tom Ford’un da burada ana karakterinin gözünden yapmak istediği bu. Douglas Sirk’ün “Written on the Wind”ine (1956) yapılan silah metaforu göndermesi ile “Annem Hakkında Her Şey”in (“Todo Sobre Mi Madre”, 1999) Cecilia Roth’unun o müthiş ve devasa kitsch tablosunun “Sapık”ın (“Pyscho”, 1960) Vera Miles’ı için canlanmış hali de bu durumu ispatlıyor. Sirk’ün bolca kullandığı aynanın daha yaratıcı sahnelerle karşımıza getirilen bir metafora dönüşmesi de bunlara ekleniyor ve filmin türün alanında yaptığı yenilikleri arttırıyor.
Tam da bir ‘spagetti melodram’ geliyor derken...
Öyle ki yönetmen, belli ki “Tek Başına Bir Adam” projesi için yola çıkarken görsel anlamda bir ‘spagetti’ havası benimsemiş. ‘Spagetti’ dediğimiz de Sergio Leone’nin western türünü stilize etmek için 60’ların sonunda devreye soktuğu bir yönetmenlik stili aslında. Adını spagetti western alt türünden alıyor. Bu uygulamayı aslında geçen yıl Paolo Sorrentino’nun “Il Divo”da (2008) biyografiye yaptığını görmüştük. Opera estetiğini sinemaya uyarlayan, müzik ezgilerini, çok yakın planları (extreme close-up) ve yavaş çekimi iç içe geçirip adeta bir vals havası yaratan biçimci filmlerdir bunlar.
Tom Ford’un da arabanın devrildiği ilk sahnedeki Firth’ün yürüdüğü andan itibaren böylesi bir bakışı var bu melodram için. Ancak filmi başlatan bir saatte bu yenilikçi karışım, son 40 dakikada bir anda yönetmenin romanın özündeki ana karakterin duygusallığına kendini kaptırmasıyla yıkılıyor. Öyle ki bu kısım, Firth’ün niye Julianne Moore’un Charley karakteri ile beraber olmadığını ve eşcinsel sevgilisinin ardında yatan gerçekleri anlatan ‘klasik bir bölüm’e dönüşmüş.
Bu da filmin çıktığı yolu tamamlayamamasını ve görsel olarak dağınık durmasını sağlamış. Halbuki siyah-beyaz bir fotoğrafın estetiğini bile yapabilen yaratıcı bir film karşımızdaki! Lafın özü, bir yönetmen daha, duygusal ve kişisel bir şey uğrunda yüzde yüz bir başarıdan mahrum kalmış ne yazık ki. Ancak yine de Ford’un yolunun açık olduğunu söyleyebiliriz.
Künye:
Tek Başına Bir Adam (A Single Man)
Yönetmen: Tom Ford
Oyuncular: Colin Firth, Julianne Moore, Matthew Goode
Süre: 99 Dk.
Yapım Yılı: 2009
DENİZDEN GELEMEYEN DOSTLUK
2008’de “Son Buluşma” ile sinemaya sekiz senelik bir aranın ardından bir belgeselle dönen Nesli Çölgeçen, belli ki “Sonbahar”dan çok etkilendiği için 2010’da “Denizden Gelen” ile çıkmış karşımıza. Ancak oradaki sinema duygusunun devamı sağlayamaması bir yana, melodram katkısıyla yürüyebilecek yapmacık bir formül kullanması, bunu da sonda sosyal sorumluluk projesine dönüştürmesi, kafası karışık bir filmle yüzleşmemizi sağlıyor ne yazık ki.
80’lerde çıkan Türk yönetmenlerden olan Nesli Çölgeçen, son iki filminde sınıfı geçememişti ne yazık ki. Bunun da sebebi duygusallık ile sosyal meseleyi aynı potada eritememesi idi hiç kuşkusuz. “Son Buluşma”nın (2008) duygu sömürüsü patlaması hali, “Oyunbozan”ın (2000) ise kara filmin gereklerini yerine getirememesi, onun ‘özdeşleşme’ odaklı sinemasının kemale erememesini sağlamıştı.
Dünya sinemasında aktif ama başarısız bir formül
Burada ise yönetmen dünya sinemasında aktif bir formülü ele alırken, bunu sosyal sorumluluk projesine dönüştüren bir esere imza atmış. “Denizden Gelen”, 30-40 yaşlarındaki bir adam ile 10 yaşlarındaki küçük bir çocuğun nefretle başlayan dostluk ilişkisini ele alıyor.
Bunun örneklerini dünya sinemasında “Merkez İstasyonu” (“Central Do Brasi”, 1998) ve “Happy Times” (“Xingfu shiguang”, 2000) gibi filmlerde, ülkemizde ise “Büyük Adam Küçük Aşk”ta (1998) görebiliyoruz. Elbette son derece klişe ve polyannaccı bir iskelet bu. Bu sebeple de ‘iki sorunlu insanın soyut dostluğu’ konusunda başarılı olmak bir hayli zor. Handan İpekçi, konuyla ilgili biraz da olsa dengeyi tutturmuş olsa da...
Çölgeçen de burada kazara bir Afrikalıyı öldüren, bu sebeple de vicdan azabı çeken bir polis ile ülkemize göç edip yalnız kalan küçük bir Afrikalı çocuğun hikayesini anlatıyor. Elbette nefretle doğan ilişki, fedakarlıklara ve melodramatik bir sona doğru ilerliyor. Aslında amaç göç sorununun ve adalet sorununun Türkiye’de benzeştiğini ele almak. Filmin alt metinleri de bu doğrultuda ilerliyor.
Richard Kingston’ın amca oğulları...
Ancak birincisi Çölgeçen, Afrikalı oyuncuları seçerken çok seçici davranmamış. Bunun yanında onları sessiz sinema döneminin Hollywood’undaki kadar şekilci bir şekilde kökten ırkçı bir tavırla yansıtmış. Bunu bilinçli mi yapmış onu bilemeyeceğiz. Ancak onların danslarına ve şarkılarına ilgi duyabileceğimiz bir sirk ortamı bile oluşuyor zaman zaman. Bu doğrultuda da Türk sinemasının siyahi kesimle fazla iç içe olmaması sebebiyle geri kalmış bir bakış çıkıyor karşımıza.
Zaten karakterin üvey ailesinin soyadının ülkemizde Sakaryaspor, Galatasaray, Göztepe, Elazığspor, Antalyaspor gibi takımlarda oynayan Richard Kingston’ın soyadını alması veya kendi adının Michael Jordan’a atıfta bulunur şekilde Jordan olması da bu şaşkınlığı ortaya koyuyor. Üstelik bu üvey anne-baba, Gana milli takımının kalecisi Richard Kingston’a nazire yaparcasına Ganalılar! Zaten Afrika’da geçen birkaç sahnenin Türkiye’nin hangi bölgesinde çekildiğini çözmek konusunda bir başka çaba da sarfediyorsunuz ister istemez, o da ayrı bir konu!
“Sonbahar”ın devamı gibi...
Bunun yanında Çölgeçen, belli ki Onur Saylak’ı “Sonbahar”da (2008) da yine sosyopolitik bir olaydan mustarip olan bir karakteri canlandırdığı için seçmiş. Burada da bir bakıma çok etkilendiği o filmin devamı niteliğinde bir eser var. Ancak Özcan Alper’in sinema duygusu yerini denizden gelen su ile iki yakın plana bırakmış açılış sekansında. Zaten Alper, Andrei Tarkovsky ekolünü, Çölgeçen Atıf Yılmaz ekolünü izliyor. Bu sebeple de öyle bir etki yaratılma şansı yok burada.
Bunun yanında, filmin ana çalışma noktası olması gereken Saylak’ın Jordan karakterindeki Jordan Deniz Boyner’le uyumu da bir hayli zayıf. Bu sebeple de Çölgeçen’in sıradan bir hikaye anlatma sinemasıyla başarıya ulaşacakken çok fazla meseleyi inceler hale gelmesi, sınıfta kalmasını sağlamış. Öyle ki yönetmenin sinema anlayışı oyunculuklardan ve onların arasındaki ilişkiden güç alıyor. Tabii eldeki formül klişe durmasın diye veya duygusallık sağlansın diye araya sokulan yapmacık aşk ilişkisi de ekleniyor bu duruma.
Aşk katkılı sosyal sorumluluk projesi
Ahu Türkpençe’nin karakteri ister istemez sonradan yapıştırılmış gibi duruyor. Senaryonun bir süreden sonra mantık boşluklarıyla yürüyen iskeletine de katkı yapıyor bu durum tabii. Nihai sona vardığımzıda ise filmin göç sorunu ile ilgili bir sosyal sorumluluk projesi olduğu ortaya çıkıyor. Bu da zaten dünya sinemasında ‘sinema tarihi’ne katkı yapmadan çıkan filmlerin bir örneğine dönüşmesini sağlıyor “Denizden Gelen”in.
Zaten denizin açıklarından gelen bir yan karakterle veya suyla beslenen bir ana karakterle açılan bir filmin mitolojik bir açılımı olmaması da bir garip hayli garip! Bu yönden bakınca da filmin zaafları ve evrensel dünyadan bihaber oluşu ortaya çıkıyor zira…
Künye:
Denizden Gelen
Yönetmen: Nesli Çölgeçen
Oyuncular: Onur Saylak, Ahu Türkpençe, Jordan Deniz Boyner
Süre: 107 Dk.
Yapım Yılı: 2010