'Nişantaşı solcusu değilim'
Alev Alatlı'yla Türkiye'nin dününü, bugününü konuştuk...
HT PAZAR / FÜSUN SAKA
Ekonomist, felsefeci, yazar Alev Alatlı’nın yayınlandığında çok ses getiren 1985 tarihli ilk romanı Yaseminler Tüter mi Hâlâ, bu yaz Ay Yapım tarafından filme çekilecek. Uyarlamayı Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne gibi reyting rekortmeni dizilerin senaristi Ece Yörenç yapacak. Yönetmen olarak ise Ferzan Özpetek’in adı geçiyor. Roman, Kıbrıs meselesini Rum kızı Eleni olarak dünyaya gelen ama sonra Naciye’ye dönüşen bir kadının hikâyesiyle anlatıyor. Yazdan önce yeni kitabı Beyaz Türkler Küstüler’le gündeme gelecek Alatlı ile Türkiye’nin yakın siyasi tarihini konuştuk.
■ 'Yaseminler Tüter mi Hâlâ' romanını hangi duygularla yazmıştınız?
Kıbrıs’taki tarihi yapının oluşumunda bireylerin hiçbir dahli yoktu ama gelişmeler onların hayatını mahvetti. İnsanların başına gelenlerin hepsi; kendi istekleri dışında, haberlerinin bile olmadığı duyarlılık ve öfkelerin sonucunda yaşandı. Dünyaya bir kere gelen bireylerin yaşadıkları çok acıydı. Esas meselem buydu.
■ Bu ilk romanınızdı. Sizde ayrı bir yeri olmalı...
İlk basılı romanım. Aslında benim hiç ilk romanım olmadı. Hep yazdım ama yayınlamadım. Jack London der ki, “Hiç kimse, hele de bir kadın 50’sinden önce roman yazmamalı. Aksini yaparsan, ilk romanım bahanesine sığınmak durumunda kalırsın.” Roman yazmak için bir davanın ve yaşanmışlıkların olması lazım. Davayı geliştireceksin ve yaşamın bunu teyit edecek... Hâlâ o konuyu değerli buluyorsan yazarsın.
■ 'Yaseminler Tüter mi Hâlâ' filme çekilecek, senaryoyu bir başkası yazacak. Bununla ilgili endişeleriniz var mı?
Senaryonun yazılmasında hiçbir rolüm olmayacak. Romanı verdim, uyarlamasını Ece Yörenç yapacak. Ece, bu kitabı her okuduğunda gözünden yaş gelen biri. Kim ki bir romanı bu kadar sever, onun üzerinde hakkı vardır. Günahı vebali Ece’nin üstüne. Daha önce de bu romanı film ve dizi yapmak isteyenler oldu ama kabul etmedim. Mesela Steven Spielberg’in asistanı da çok istemişti, reddettim.
■ Neden?
Filmin Türkiye dışında çekilmesi söz konusuydu, çünkü 1980’lerin Türkiye’sinde izin almak zordu, Rodos’ta çekmek istediler. Türk yönetmen konusunda ısrarcı davrandım, benim duyarlı olduğum noktaları bir yabancı aynı şekilde göremeyebilirdi.
■ Şimdi bir aşk öyküsü üzerinden toplumsal roman yazsanız, ne anlatırdınız?
Eğer hayat müsaade ederse Yaseminler Tüter Mi Hâlâ’nın ikinci, üçüncü cildini yazmak isterim.
SAHİCİ HALKÇI, HALKI OLDUĞU GİBİ KABUL EDER
■ Sol eğilimli biliniyorsunuz. Hükümet, türban, anayasa ile ilgili açıklamalarınız nedeniyle sanki artık farklı düşünülüyor.
Sol, benim kuşağım için kaçınılmazdır. Benim için solda en önemli şey halkçılıktı. Ama Türkiye’de uzun yıllardır sınıfsallık vardı. Şimdiki iktidarda bu kırıldı. Aslında Özal’la başlamıştı; “kaldırım mühendisleri”, “lağım müteahhitleri” o dönemde çıktı ve sermaye dağıldı. Sınıfsallık toplumun belini büküyor, bunu çok uzun yıllar gözledim. Erzurum’da, sınıfa tezek götürerek okumuş biriyim. Kolejli değilim. Nişantaşı’nda yaşamıyorum. Sınıfsallığa karşı duran her hareketi desteklerim. Böyle davransa solu da desteklerdim. Ama sınıfsal soldan, tatlı su solculuğundan, Nişantaşı solculuğundan bahsetmiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin Türk soluna çok şey borçlu olduğuna da inanıyorum. Bazı tabuları yıktı ama gerisini getiremedi. Solu Robert Kolej’den başlatırsanız, devamı gelmez. Sonra o insanların nasıl “liberal”e evrildiğini gördük. Bana gelince; eğer sahici halkçıysanız halkı olduğu gibi kabul etmek zorundasınız. Halkın kodlarından biri dinse onu da kabul edersiniz. Toplumsal yaşamda hissedilenler bazılarımızın hoşuna gitmiyor. Ama eskiden de başkalarını tedirgin eden şeyler vardı.
■ Mesela?
Çocukluğumda, subay hanımlarının çarşafları söktüğünü bilirim. Fişlemeleri de bilirim. Şimdi nöbet değişimi yaşanıyor. Sakinlikle, bu dönemin geçmesini beklemek, razı olmak gerek. Bana burada sorulacak soru, “Sen her zaman rahat mısın” olabilir. Değilim ama haddimi bilmeye çalışıyorum. Türkiye sadece bize ait değil. Bir şeyler yapacaksak şimdiye kadar yapmalıydık. Benim bu bakışım muhafazakârlaşmak değil. Tam tersine, buna, “kendini aşmaya çalışan demokratikleşme” denir. Bu bir dönemdir, geçecek. Ne zaman ki taşralı Ahmet Efendi’nin kızı kolej kapısında belirdi, kıyamet o zaman koptu.
MAHCUP EVETÇİ
Bu, Ali Sirmen’in lafıdır bana. İnsanlar kaba cevaplara çok alışık ama ben diyorum ki, “Ali’ye hiç yakışmadı.” Bir şey söylerken şerh düşüyorsan bu söylem ona göre değerlendirilir ama ben zaten “Anasaya değişikline Evet” açıklaması da yapmadım ki. “Evet” derken çok farklı nedenler sayanlar oldu, bu da mahcupluk olarak görüldü. Kaldı ki anasaya yaşayan bir organizmadır. Anayasa değişikliğinin bu kadar ciddi sorun edilip tüm meselelerin üzerine çıkarılmasını içime sindiremedim.
MÖ 2259 YILINA GİDEN METİNLERDE POLAT ALEMDAR TİPOLOJİSİ VAR
■ Şu sıralar MÖ 2259 yılına kadar uzanan Çin kaynaklı metinler üzerinde çalışıyorsunuz. Bu metinlerin önemi ne?
Metinleri incelerken gördüklerim karşısında şaşırıyorum, çünkü bizim şimdi idealize ettiğimiz insan tipolojisini anlatıyor. İnsanlığın idealize ettiği şeyler sanki hiç değişmemiş. Çok heyecan verici. 4-5 bin yıllık metinler bize net olarak şunu gösteriyor: Adalet daima her şeyin üzerine çıkmış. Ama adalet aslında felsefi bir konu. O yüzden İslamiyet öncesinde adaletten bahsedilmesi şaşırtıcı.
■ Adalet ve İslamiyet birbirini mi tamamlıyor, neden şaşırtıcı?
Çünkü kitabi dinlerde adaletin olmadığı durumda Allah cezalandırır. Peki, böyle bir yaptırımın olmadığı dönemlerde adalet söylemi nereden kaynaklanıyor? Çalışmalarımız tamamlanınca bunu anlamış olacağız. Ama şu anda gördüğüm kadarıyla, adaletten bahseden metinler hep aynı insan tipini övüyor; adil ve yiğit olanı. Bu insan tipolojisi Polat Alemdar’ı anlatıyor. Bence zaten dizinin başarısı da kesinlikle bundan kaynaklanıyor. Olaya sosyolojik açıdan bakmak lazım.