'En uzun süre içine düştüğüm kitap bu’

Hande Altaylı üçüncü romanı “Kahperengi”yi yazdı. Bir Anadolu kasabasından yola çıktı ve İstanbul’a geldi. Belki de dünyanın yuvarlak olması gibi başladığı yere, yani kendine döndü

30 Nisan 2012 Pazartesi, 02:38:45Güncelleme: 13:42:51
Onaylanmadı Bu haberi favori listenize eklemek için üyelik girişi yapmalısınız. Üye değilseniz tıklayın.
Habertürk'e facebook veya
twitter hesabınızdan hızlı bağlantı yapabileceğiniz gibi e-posta hesabınızla da  yeni üyelik yapabilirsiniz.
Hande Altaylı'nın yeni kitabı Kahperengi Sonra Oku

Elif KEY/ HT GAZETE

Hande Altaylı’yla buluştuk. Twitter’dan arkadaşım, devamı teferruat. Elbette genel yayın yönetmenimizin karısı, ama benim için galiba o daha çok Hande Türel ve Zeynep’in annesi. İlişkimiz ayrı. Haberim vardı, üçüncü kitabını yazıyordu, aylarca evde pijamalarıyla dolaşıyor, günlerce ortadan kayboluyordu. O kaybolduğu vakitlerde çocukluğuna dönüyor, yaşadığı kasaba hayatını anlatıyordu. Adını Kahperengi koydu. Kahve ve kahpeyi birleştirip dostluğu, aşkı, Narin adını koyduğu bir kadını, Fırat adlı bir genç erkeği, gidenlerin arkasında kalan yolları anlattı; besbelli yazarken dostluklarını sınadı, kaybettiklerini buldu. Karaköy’de bir handa sığındığı odasından çıktığında elinde üçüncü kitabı vardı.

Kahperengi’de herkes şehirli bir roman beklerken bir kasabalı romanla karşılaştı.
Aslında Kahperengi bir ayağıyla şehirli bir kadının hikâyesi. Bir kısmı Anadolu’da, bir kısmı İstanbul’da geçiyor. Kasabayı anlatmak istedim çünkü doğup büyüdüğüm yer de bir kasabaydı. Anlatabilecek miyim diye merak ettim geçmişte kalan şeyleri, çocukluğuma dair hatırladıklarımı. Aslına bakarsan şehirli bir roman yazmak zorunda da hissetmedim kendim.

Bir tür devam romanı beklendiği için belki de okurları şaşırttı.
Aslında kendimi şaşırtmak istedim. Zaten ne yapsam kendime beğendirmek için yapıyorum, kendi gözüme girmeye çalışıyorum.

En zor beğenen sen misin?
Çok zor beğenirim. Yaptığım bir şey için çok zor “İyi oldu” derim. Bu konuda etrafımdaki insanlara iltimas geçerken kendimi yerden yere vururum. Yazarken, “Burayı iyi yazdım” dediğim oluyor ama bu toplamda yüzde 5’i geçmez. Hep bir kuşku taşırım. “Daha iyi olabilirdi” derim. Hepimiz okuyoruz, müthiş yazan insanlar olduğunu biliyoruz. O yüzden hiçbir zaman “Vay be süper yazdım” diyemem.

‘ESKİ KİTAPLARIMI DÖNÜP BİR KERE OKUMADIM’

Yazarların kitaplarıyla duygusal bağı var mıdır? Tomris Uyar “Bu benim mesleğim, bağ kurmam” dermiş ya, sende var mı öyle bir durum?

Yazarken duygusal bağ kurmamak mümkün değil. Kitap bittikten sonra o bağ kopuyor. Kitabın bitme süreci benim için üzücü oluyor. Kitap biterken o karakterler ölüyormuş gibi hissediyorum ve üzülüyorum. Ama; Aşka Şeytan Karışır ve Maraz’ın kalbimde yerleri ayrı olsa da ikisini de dönüp bir kere okumadım. Bitti biter! “Aşka Şeytan Karışır”ı senaryo haline getirmemi istediklerinde “Ben yapmak istemiyorum, benim o metinle işim bitti” dedim. Bir daha o metnin içine girmek istemem.

Ben röportajlarımı deşifre ederken, sesimi duyunca kendimi boğmak istiyorum. Sana da deseler ki “Al kitaplarını baştan oku” senin hissin ne olur?
Çok utanırım herhalde. Orada gözüme çarpan en ufak bir şey yüzünden kendime günlerce, aylarca acı çektirebilirim, “Keşke bunu böyle yazmasaydım” diye kafamı duvarlara vurabilirim.

Bu kendini hırpalama duygusu dediğimiz şeye “negatif egosantrizm” deniyor galiba.
Bu his bize aileden miras. Bunun başını annem çeker. Biz hiç “Aman da benim kızım ne tatlıdır” diye büyütülmedik. Annem hep gerçekleri açık açık yüzümüze vururdu. Biz birini eleştirdiğimizde, “Kendinize bakın, siz çok mu şahanesiniz” diye hemen haddimizi bildirirdi. Yani kendimize karşı acımasız olmak bizde bir aile geleneğidir. Ama elbette insan kendini ne kadar yerden yere vurmaya yatkın olsa da bağışlamaya da yakın.

 

‘İNSANLARIN ÜZERİNE AĞIRLIK BİNDİRMEM’

Kasaba hayatını anlatırken çocukluğuna döndün. Çocukluğa dair anıları çağırmak zorlamadı mı seni, aradan geçmiş kaç sene?

Evet ama çocukluk anıları bir şekilde daha zor siliniyor. “Üç gün önce ne yedin” diye sorsan hatırlayamam ama kitapta Narin’in evi olarak tarif ettiğim ev bizi büyüten, anneme yardım eden teyzenin eviydi. Biz ona “Nine” derdik. O evde yediğim yemeklerin tadını hâlâ hatırlıyorum, ama üç gün öncesi boşluk! Yakın dönemi hatırlamakta zorlanıyorum, Nemo’daki Dorrie gibiyim.

Bu kitapta dostluk akrabalığın önüne geçiyor. Senin için de hayatta bu böyle mi?
Yatılı okulda büyüyünce insanın arkadaşları bir süre sonra ailesi haline geliyor. Ondan sonrasında da hiç eve geri dönmedim. Hep tek başına bir hayatım oldu. O yüzden arkadaşlarım benim için çok kıymetli. Sonuçta arkadaşlarımızı seçiyoruz, bazıları gidiyor bazıları kalıyor. Bu en az aile ilişkisi kadar değerli bir ilişki. Ailem kadar kıymetliler!

Bir de çok acımasız davranıyorsun arkadaşlarına. Twitter’da yaptığın esprileri görüyorum. Hâlâ seni çok seviyorlar.
Acımasızlık değil de biraz ağır şakalar yaptığım doğru. Arkadaşlarımla uğraşmayı seviyorum. Onlar da benimle uğraşıyor. Geçinip gidiyoruz...

Ama arkadaşlık dediğin rahat nefes alacakları bir alan da tanımak galiba...
İnsanların üstüne ağırlık bindirmem. Doğum günümü hepsinin sonsuza dek unutma hakları vardır, böyle şeylere kırılmam. Aradın, aramadın, geldin gelmedin demem. Bir de bana sitem edilmesinden nefret ederim. Bana sitem eden beni bir daha yakınında çok zor görür. En sevmediğim şey. Ben de etmem, bana da edilsin istemem. İnsanlar birbirinin üstüne yük bindirmemeli, hayat zaten çok yoğun ve ağır.

 

'İLKOKULDAN SONRA ŞİİR YAZMADIM'

Öykülerinimi romanlarınımı daha kolay yazıyorsun?
Öyküleri başka biri yazıyor gibi. Roman kahramanlarıyla karşılaşan yazar hikâyeleri yazıyorum. Yeterince iyi olduklarını düşünürsem yayınlarımherhalde. Roman aylarca karanlık demek, hikâye öyle değil. Öykü yazmak daha zordur derler, bana öyle gelmedi.

Şiire yakın mısın?

Babam3 65 gün her sabah bizi şiirle uyandırdı. Türkçe, Fransızca... Herhalde bu yüzden ben çok düşkün değilimşiire. Babamla ablam beraber şiir okurdu, annemle ben de fenalık geçirirdik. Çok sevdiğim şairlerin sayısı beş, altıyı geçmez. Yine de bazen ihtiyaç duyarım, dönem dönem çok okuduğum olur. Ama ilkokuldan sonra tek bir şiir bile yazmadım. Romanda da düşsel gerçekçileri severim. Keşke öyle bir hayal gücüm olsaydı ama Allah vermemiş.

 

'PLAJDA, TUVALETTE, HATTA SİNEMADA BİLE OKUYABİLİRLER'

Kitaplarına yapılan eleştirilere baktığımda, “Artık tarzı oturdu” cümlesini okuyorum. Bu cümle sana iyi geliyor mu?

“Bunun da tarzı hâlâ oturmadı” demelerinden daha iyi geliyor. Ben Kahperengi için genelde “Yazdığı en iyi roman” dedikleri zaman çok seviniyorum.

Çok çalışmışsın bu kitaba. 3 yılda bir de bir kitap çıkıyor. Hande Altaylı üç aylara girer gibi, üç yıllara mı giriyor kitap yazarken?

Tabii ki 3 yılın 3 yılında da oturup kitap yazmıyorum. Aslında süre olarak benzer sürelerde yazdım bu kitabımı da. Ama benim saat ve tam konsantrasyon olarak en uzun süre içine düştüğüm kitap bu oldu. Bazen haftalarca markete bile gitmeden, evde oturduğum oldu. Dışarı çıkacak halim olmadı. Zeynep, annem bitirse de kurtulsak bu kitaptan diye dolaşıyordu.

Sen kitap yazarken Zeynep sana sinir mi oluyor, hayran mı?
“Anne amma tembelsin bitiremedin şu kitabı” diye dalga geçiyordu. Duygularını o kadar açıklamaz. Fatih’le Zeynep ben kitap yazarken bana pek bulaşmamaya çalışıyorlar, ben de evin çok hareketli olmadığı saatlerde yazmaya özen gösteriyorum. Akşam 8 gibi yemek yeniyor, çocuk duşunu yapıyor, o sırada bir şeyler yazmaya çalışmak çok beyhude bir çaba olur. Zeynep uyuduktan, okula gittikten sonraki saatleri kendime ayırdım, yoksa zorlanırdık. 

Sonraki kitabın için ne kadar bekleyeceksin?
Kitap bittikten sonra “Ooo ben hemen bir tane daha yazarım” gibi hissediyorsun. Ama sonra insanın içi boşalıyor. Bir daha hiçbir şey yazamayacakmışım gibi geliyor. Şimdi yavaş yavaş o noktaya ilerliyorum. Yazdığım öyküler var, onları toparlayacağım.

Kitabının internetteki tanıtım cümlesi, “Baharın yüzünü gösterdiği şu günlerde bu kitap ideal bir seçim.” Bu bir yaz kitabı mı?
Ben mevsimine göre kitap okumam. İnsanlar nasıl okuyor bilmiyorum ama ben kışın yazdım. Yazarken kafamdaki mevsim kıştı. En suratsız günlerimi geçirdiğim zamanlar o günlerdi. Benim için hiçbir mahzuru yok, plajda da tuvalette de, hatta isterlerse sinemada bile okuyabilirler. Hatta sinemada okurlarsa daha çok sevinirim, çünkü gerçekten çaba gerektirir!

Kitaplarının birçok dile çevrilmesi seni nasıl besliyor?
Bu benden çok Nermin Mollaoğlu’nun başarısı. Bu işin nasıl yapıldığına dair bir fikrim yoktu. Sonuçta kitap fuarlarına giden, oradaki yayıncılarla görüşen, kitabı onlara tanıtan o. Bana sadece bunun keyfini sürmek düşüyor. Bulgarcasında mesela adımı bile okuyamıyorum, bu çok hoşuma gidiyor. Rusçası daha elime geçmedi ama muhtemelen onda da adımı anlamayacağım. Belki de gitmeyeceğim ülkelerde, birilerinin dolaplarında, masalarında o kitap duracak.

Kitaplarını senaryolaştırmak konusunda fikrin ne?
Çok isterim. İyi bir film olacaksa olsun. Genelde, kitabı filmden daha iyiydi, denir ya; aslında bu lafı da duymak ister mi acaba bir yazar? Aslında baştan sona bir film senaryosu yazmak isterim. Hayal ettiğim şeylerden biri o. Ama yine de biri Kahperengi’yi film yapmak isterse sevinirim.

Kim çeksin istersin? Narin’i ya da Fırat’ı kim oynasın istersin? Hiç hayal ettin mi?
Etmedim. 

Kahperengi kelimesini sen buldun değil mi?
“Ben yarattım” diyemem. Daha önce bir sürü insan da bu kelime oyununu yapmıştır, aklına gelmiştir. Ama kelimelerle aram iyi.

Bu kitabı yazarken neler dinledin? Bende bu kitabın müziği Radiohead’le Şebnem Ferah arasında gitti geldi.
James Blake ve Youn Sun Nah dinleyerek yazdım. Ama kitabın kendi müziği de var zaten, “İki keklik bir kayada...” diye!

Çok acıklıdır ben de severim, ama sen söylersen dram olur değil mi?
Bir koro maceran var bildiğim kadarıyla... Kötü ötesi bir sesim var. Annem “Bir kadının sesinin bu kadar çirkin olması mümkün değil” diyor. Okulda koro seçmesine katıldım, 100 çocuktan 4’ünü almadılar. O 4 kişiden biri bendim. Bugün olsa o okulu basarlar, yıkarlar “Çocuğumu niye almadın, psikolojisi bozuldu” diye. Ama ben alay oldum.

 

'KENDİ CENAZEME KATILACAĞIM ZATEN'

Kitapta “Geçmiş geçiyordu. Kalan sendin” yazmışsın. Senden geriye ne kalsın istersin?
Hiçbir şey kalmayacak sonuçta. Bunu bildiğimiçin hiçbir şeyin kalmasını ummuyorum. Kitaplarım ne kadar kalır, ayrıca ben öldükten sonra kitapların kalması çok umurumdamı ondan da emin değilim. Sonuçta bu çok üzücü bir şey, yok olup gideceğiz. Bunu bilerek yaşama şanssızlığına sahibiz. Bir aslan ya da eşek kadar şanslı olabilir, bunu bilmeden de yaşayabilirdik.

Kitaplarında hep bir cenaze var. Kendi cenazeni hiç hayal ettiğin oluyor mu?
Kendi cenazeme katılacağımzaten! O yüzden onu hayal etmekle vakit kaybetmiyorum. Zaten hepimiz katıldığımız cenazelerde kendi törenimizin provasını yeterince yapıyoruz gibi geliyor bana. Ama eşyalarımı nasıl paylaşırlarsa paylaşsınlar, hiç umurumda değil. İsteyen istediğini alabilir. Benden sonrası tufan derler ya!

Kitapta karanlık bölümler var. Yazarken nasıl bir ruh halindeydin hatırlıyor musun?
Bazı bölümleri hangi koltukta, nerede oturarak yazdığımı hatırlıyorumda nasıl bir ruh halinde yazdığımı hatırlamıyorum. Her insanın kötü günleri olur, kötü günlerin en kötü tarafı da insanların sana “Aman geçer” demesi. Bırak geçsin, bu teselli eden bir cümle değil. Sanki insanların acısı küçümseniyormuş gibi hissetmelerine sebep oluyor.

Yazarken kendi kendine konuşuyor musun?
Yazmazken de kendi kendime konuşuyorum. Takside filan şoförler bazen arkalarına bakıyor. Bana baktıkları zaman da şarkı söylüyormuş gibi yapıyorum, daha az deli sansınlar diye.

“Başkasının yerine oturduğunda hayat seni yerinden kaldırmayı bilirdi” yazmışsın. Hiç senin yerine oturmaya kalkan oldu mu?
Mutlaka olmuştur, olmaması mümkün değil. Yaş ilerledikten sonra herkes daha bir kendi yerini bilir oluyor. Roller dağıldıktan sonra, herkes nerenin kendine ait olduğunu öğrenince daha az oturmaya çalışıyor. Mutlaka ben de birilerinin yerine oturmaya kalkışmış ve oradan tıpış tıpış kaldırılmışımdır.

“İnsan iyi ya da kötü olacağına kendisi karar veremiyor” diye bir cümle var. İyi biri misin?
Şanslıyım, çünkü beni kötü olmak zorunda bırakan şartlarla karşılaşmadım. Bambaşka bir ailede, şartlarda nasıl olurdumbilemem, o zaman da iyi olurdum diye söz veremem. İyi bir insan mıyım bilmiyorum, iyi niyetliyim diyelim. Kimseye bir zararım yoktur ama faydamda yoktur.

Hayatta en sevdiğin kelimen hangisi?
Onu değil de, en sevmediğim kelimeleri biliyorum; “dünür” ve “bacanak.” Mümkün olduğu kadar “o, bu, şu” diye tarif ediyorum. Galiba en çok “serin” kelimesini seviyorum. Ama “bacanak”tan nefret ettiğime eminim.

 

'MUTFAĞI ÇOK DAĞITIYOR'

Başkaları üzerinden tanımlanma meselesine gelirsek... Fatih Altaylı’nın karısısın. İleride kızınız Zeynep bununla mücadele edecek diye üzülüyor musun?

Nasıl ben bunu hiç umursamıyorsam onun da bunu umursayacağını sanmıyorum; çünkü o bunun normal bir şey olduğunu anlıyor. Ben de bunu birçok kişi için yapıyorum. Ebru için “Elif’in kardeşi” diyorumve bunu kötü niyetle yapmıyorum, Ebru’yu daha az tanıdığımiçin böyle diyorum. Bu ülkede Tomris Uyar için Turgut Uyar’ın karısı dediler, kadının kitapları benim boyumu aşıyor.

Sizin evde sanki “Beyim bilir” değil de “Hande bilir” durumu var gibi hissediyorum.
Bu Fatih’in kolayına geliyor. Yemeğe gidelim mi dediklerinde, “Bir dakika Hande’ye sorayım” diyor. Evde ben daha çok vakit geçirdiğim için, evet evde ben bilirim. Ama evde çok kolay biridir Fatih. Tamam işi stresli, her dakika bir olay var ama kendisi öyle değil.

 
Mutfaktan çıkmazmış Fatih Bey?

Çok iyi yemek yaptığı doğru ama mutfaktan çıkmadığı yalan. “Biz aç kalsak da sen yemek yapmasan” dediğim oluyor, çünkü mutfağı o kadar çok dağıtıyor. Ama gerçekten müthiş yemek yapıyor. Ben zaten bu konuda ümitsiz durumdayım, pek merakım yoktur mutfağa. Biri yapsa da yesem diye bakarım. Çok iyi yemek yapan erkeği hepmotive etmek lazım. “A harika yapıyorsun” diyorum, ayağımı gazdan çekmiyorum.

Bu kadar sevilmeyen bir adamı sen nasıl sevdin?
Onu sevmek zor bir şey değildir. Çok yumuşak ve çok iyi kalpli biridir. Hayatın tadını çıkarır, asla bana “Onu yapma, buraya gitme” demez. Gayet medenidir. Onu sevmek, sevmemekten çok daha kolay bence.

Çok sulugözlü değil mi?
Fatih’in daha film başlamadan ağlamaya başladığı olur. Gerçekten felaket ağlıyor, durduramıyoruz. Sadece filmlerde değil, gerçek hayatta da en ufak bir şeyde gözleri dolar. Biraz gözyaşı fazlası var galiba.

Habertürk’ün bıçaklı manşetinde sen de Twitter’da genel yayın yönetmeni koltuğuna oturtuldun. O gün ne hissettin?
Bana “Niye o resmi koydun” diyenler bile oldu. Sanki ben gazeteyi sayfa sayfa inceliyorum gibi düşündüler herhalde. Orada insanların gözden kaçırdığı şey şu, o benim kocam. Ben hoşuma gitmeyen şeyleri onun yüzüne söyleme fırsatına sahibim, bu yüzden de gidip Twitter’da insanlarla Fatih’in dedikodusunu yapmam. Nasıl ki bir arkadaşımın dedikodusunu yapmazsam, onun da yapmam. Bunu ayırt edemediler.