Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema Afacan hayvanlar Edith Piaf’ın kıtasında

        Dört sıradan hayvan, sempatik tasarımlarla animasyon evreninde nasıl ‘oyuncak’ ve ‘mizah’ malzemesi haline getirilebilir? İşte bu sorunun cevabını veren ‘Madagaskar’ serisi, üçüncü halkasında ‘doğal ortamdan kopma macerası’nı Avrupa semalarında değerlendiriyor. “Madagaskar 3: Avrupa’nın En Çok Arananları”, bütün ana ve yan karakterlerine ek olarak hayvan karşıtı müfettiş DuBlois’nın varlığı ve Edith Piaf performansıyla da ‘çizgi evren’e yeni unutulmazlar armağan ediyor. Elbette diğer tiplemeler her zamanki gibi formunu koruyup capcanlı, dinamik ve rengarenk cümbüşe ayak uyduruyorlar.

        DreamWorks Animation’ın Pixar ile mücadelesinde sükse yapan serilerden biri. 2005’te başlayıp 2008’de aldığı ‘ikinci viraj’ının ardından bu kez 2012’de üçüncü şubesi ile karşımızda ‘Madagaskar’ (‘Madagascar’) markası. Aslında bazı şeylere akıl sır erdirmek kolay olmuyor. Muhtemelen de ‘Buz Devri’ (‘Ice Age’) ile birlikte Amerikan animasyonlarında 2000’lerin ‘nasıl bu kadar tuttu?’ tartışmalarında üst sıraları zorlarlar.

        Sempatikleştirilmiş hayvanlar ve geleneksel macera damarı

        ‘Buz Devri’ muhakemesine serisinin dördüncü halkasının vizyona gireceği 29 Haziran haftası geri dönebiliriz. Ancak bu iki hayvan animasyonunun da o kadar alternatif ve yaratıcı fikirler varken halen ‘kalpler’i yakalayabilmesi bir hayli ilginç. Daha doğrusu ‘değerlendirmeye açık’ diyebiliriz. Zira burada gerçek anlamda bir aslan, bir zebra, bir zürafa ile bir hipopotamın hayvanlarla çeşitlenen maceraları mercek altına alınıyor.

        İlk filmdeki Madagaskar’a uzanan kaçış hikayesi, ikinci filmdeki Afrika’nın ardından üçüncü filmde ise Avrupa’da bir ‘fark’ yaratma arzusuyla yanıp tutuşuyor. Belki de artık kurmacada eskiyen o ‘macera’ damarının böylesi sempatikleştirilmiş hayvan modellemeleri ile aldığı yol önemsenmeli. Çünkü ‘aslan’ biraz kenara bırakılabilecek olsa da zürafanın hiçbir yere sığmayan bedeni, hipopotamın hareketlliliği, zebranın ise şaşkınlığıyla ‘çizgi film’ kitlesini eğlendirmesi doğal karşılanabilir.

        Baumbach, Navarro ve Piaf’ın gücü hissedilebiliyor

        Bunlara Ben Stiller, Chris Rock, David Schwimmer, Jada Pinkett Smith, Sacha Baron Cohen gibi yüksek kalibreli bir dublaj kadrosu da dahil olunca bütün tamamlanıyor. Bu karakterlerin kaçış sakarlıklarına, boylarından büyük işlere kalkışmalarına ve her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırmalarına gülüyoruz. Burada bağımsız ruhlu yönetmen Noah Baumbach’ın “Mürekkep Balığı ve Balina”dan (“The Squaid and The Whale”, 2005) kopup diyalog katkısı vermesi de mizah dozajını arttırmış.

        Meksika çıkışlı görüntü yönetmeni Guillermo Navarro’nun danışmanlık görevi ise adeta Monte Carlo, Londra, Zaragoza ile Roma arasında gidip gelen ‘yol macerası’nı bir renk cümbüşüne dönüştürüyor. Capcanlı, dinamik ve ‘yeme de yanında yat’ bir duruş etrafımızı sarıyor. Conrad Vernon’un Darnell-McGrath yönetmen ikilisinin yanına üçüncü kişi olarak gelmesi ve detaylara verilen önem de bunlara eklemlenmiş. Edith Piaf’ın ‘Non, je ne regrette rien’ şarkısı başta olmak üzere müzik skalası da eski model animasyonların ‘performans’ yetisinden ziyade mizah amacına kaymış bir kez daha.

        Yeni karakterler ve yan hikayeler tutuyor

        Animasyonu izlerken, önceki bölümlerden bildiğimiz King Julien’in dişi ayıyla absürt ilişkisinden ‘Cruella De Vil’ etkili hayvan karşıtı müfettiş Chantel DuBois’ın tasarımına, hırsına ve kötücüllüğüne kadar gerçek bir ihtişam etrafımızı sarıyor. Elbette bu iki karakterin Sacha Baron Cohen ile Frances McDormand’ın becerisini arkalarına almalarının yanında yüksek ‘gizem’ düşünceli sahneleriyle de ‘sinemasal düşler’i gerçekleştirdikleri söylenebilir. Bizde ‘orijinal versiyonu’ izlemek mümkün olmasa da bu detaycılığın en azından görsel açıdan hissedildiğini itiraf etmeliyiz.

        “Madagaskar 3: Avrupa’nun En Çok Arananları” (“Madagascar 3: Europe’s Most Wanted”, 2012), tipik bir ‘doğal yuvadan kaçışın getirebilecekleri macerası’nı kültürleşme-doğulan yerde kalma karşılaştırmasıyla veriyor. Mücadeleyi ve serüveni de bunun üzerine kurguluyor. Ancak bu klişe damar ilginç bir şekilde absürt ve karatersel gözlemlerle yayılan dört ana tipleme ve daha nicesiyle bir şekilde tam zamanlı eğlenceye dönüşüyor.

        FİLMİN NOTU: 5.9

        Künye:

        Madagaskar 3: Avrupa’nın En Çok Arananları (Madagascar 3: Europe’s Most Wanted)

        Yönetmen: Eric Darnell, Tom McGrath, Conrad Vernon

        Seslendirenler: Ben Stiller, Chris Rock, David Schwimmer, Jada Pinkett Smith, Sacha Baron Cohen, Frances McDormand

        Süre:92 dk.

        Yapım yılı: 2012

        YARIM AKILLI VE NOSTALJİK

        Polisiyenin içinde kullanılan ‘iki kafadar filmi’ adlı komedi formülü burada da kendine ‘gençlik’ açılımlı bir format bulma peşinde. Ancak “Liseli Polisler”, kökündeki diziden yola çıkıp Channing Tatum-Jonah Hill ikilisini oluştururken hata yapmış. Buna “Köfte Yağmuru” ile çıkış yapan bir yönetmen ikilisini de ekleyince ise ne temposu, ne esprileri, ne de sinemasıyla seyirciyi yakalayabilen derinliksiz bir abartılar ve dengesizlikler şöleni sunmaktan öteye gidememiş. Sanki ‘kaslı adam-kilolu adam’ matematiğini ayarlamak isterken elindeki malzemenin mizahi duruşunu tutturamayan bir mini dizi karşımızdaki.

        ‘Cehennem Silahı’ (‘Lethal Weapon’), ‘Çılgın İkili’ (‘Bad Boys’), ‘Bitirim İkili’ (‘Rush Hour’) gibi birbirine uyumlu çiftleriyle güldürebilen filmleri bilirsiniz. İşte bunların çatısı ‘iki kafadar filmi’ olarak anılan bir polisiye-komedi geleneğinin ya da formülünün ürünüdür. Genelde ekip komedisine uygun bir şekilde tamamlayıcı unsurlar birbirini bulur. Yanlış anlaşılmalar, kutuplaşmalar, sakarlıklar ve uyumsuzluklarla bir komedi düsturu belirlenir.

        Fikrin iyi olması yeterli mi?

        “Liseli Polisler” (“21 Jump Street”, 2012) da buradan kendine bir yol açma çabasında. Ancak filmin, bu konuda ne kadar başarılı olduğu tartışma konusu. Aslında belki de ‘Behzat Ç.’nin dizi tabanı için söylenebilecekler burada da tekrarlanabilir. Zira yıllar önce biri okulun en köşeye itilen, diğeri en gözde çocuğunun yıllar sonra ‘Polis Akademisi’nden bir ‘kendi okullarında görev’e atanmaları fikri ilginç.

        Bunun ötesinde Jump Street 21 numarada ikamet eden bir ‘polis birimi’nin dini ve absürt dolaşımıyla yüklenen eleştirel damar, sağlam yerlere de götürülebilir. Jonah Hill gibi ‘ezik kimlik’ sahibi bir oyuncu da bu duruma gayet uygun. Ancak nedendir bilinmez Phil Lord-Chris Miller gibi bir animasyon ekibinin yönetmenlik koltuğuna transfer edilmesi dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan olma kıvamında bir görünüm getirmiş buraya.

        Gençlik dönemine geri dönme hayalini gerçekleştiremiyor

        “Liseli Polisler” de çokça işlenmemiş gibi duran görüntüler, tempo aşılayamayan kurgu, birbirlerinden mizah çıkaramayan oyuncular ve kopyala-yapıştır gibi duran komedi gelenekleri karmaşasıyla öne çıkıyor. Sinemaskopta 109 dakikalık bir bütüne ulaşma arzusuna ise hiç ama hiç ulaşamıyor. Bu sayede ‘gençlik dönemine geri dönme hayali’ de bir şekilde üç bölümlük TV dizisinin ötesine geçememiş.

        Açılış sekansında Tatum ile Hill arasındaki durum iyi kurulsa belki bir şeyler olabilirdi. Ancak orada da o kadar karton bir duruş var ki bir yerinden bağlanmak dahi mümkün olamıyor buradaki ‘sinemasal komedi’ duruşuna. Sadece tuvalet komedisi, gençlik diyalogları ve polisiye komedi geleneğinde belki bir-iki espriye gülebiliyorsunuz.

        Nihayetinde çiğ araba kovalamaca sahnelerinin diyaloglarla dengelendiği bir yapı sizleri bekliyor. ‘Bir hayal için bu kadar çaba neden?’ ya da ‘bu hayali gerçekleştiren daha fantastik tonlu ve devamlılık hataları olmayan filmler vardı ama?’ gibi sorular eşliğinde hem de....

        FİLMİN NOTU: 3.2

        Künye:

        Liseli Polisler (21 Jump Street)

        Yönetmen: Phil Lord, Chris Miller

        Oyuncular: Jonah Hill, Channing Tatum, Brie Larson, Ice Cube, Dave Franco Ellie Kemper

        Süre: 109 dk.

        Yapım yılı: 2012

        GECE BOYU AKSİYON

        Tek gecede geçen stil coşkulu bir Fransız aksiyonu. Ancak alt açı, snorricam ve dar ölçekli açılar-mercekler ile ilerleyen “Soluksuz Gece”, dramatik omurgasına sıfır özen göstermesinin zaaflarını taşıyor. Zira polis, hırsız ve gangster algılı karakterlerin her şeye ayak uydurması, belli bölümlerde sürenin uzunluğu nedeniyle başıboşluğa dönüşüyor. Yine de ‘Bourne’ serisinin ‘el kamerası aksiyonu’ mirasını büyük oranda yerine getiren bir yapıt karşımızdaki.

        “Soluksuz Gece” (“Nuit Blanche”, 2011), belli ki tür sineması müptelası bir yönetmenin alamet-i farikasını sunuyor. Frédéric Jardin’in bu filmin üretim sürecinde büyük keyif aldığı ve her anındaki ‘tempo’ya ya da ‘dinamikler’e coşkuyla sarıldığı açık. Üzerinize 1.85:1 oranından dökülenler de bunlar. ‘Dar alan aksiyonu’ konsepti büyük oranda dolduruluyor.

        Aksiyon vizyonundaki aslan payı Tom Stern’e ait

        Filmin ‘kaçma-kovalamaca’, ‘soygun’, ‘rehin alma’, ‘uyuşturucu’, ‘baskın erkek ana karakteri’ gibi türün ruhunu karşılayan öğeleri yüzde yüz iyi olmayan karakterlerle dengelemesi de bir yol belirlemesini sağlamış. Bu noktada başarıda aslan payı Clint Eastwood’un son 10 senesindeki ‘görsel’ vizyon patlamasının müsebbibi Tom Stern’e ait. Zira beyaz dokunun ‘gece boyu aksiyon’u kalkındırmasının yanında sürprizleri de var.

        Açılıştaki arabanın ön camının yakın planından itibaren dar ölçekli objektiflerle gerekirse kimi kısımları flu bırakan bir görsel yapı izliyoruz. Soygun sahnesinin devamında yaşananlar da şiddetin fazlalığını umursamadan bu açıdan bir tempo belirliyor kendisine. El kamerasının aktifliğinin ‘stil’e meylettiği anlar, ‘snorricam’, ‘steadicam’ gibi kamera çeşitlerine transfer olduğu bölümler bir hayli başarılı. Bu durum filmin ‘Zor Ölüm’ (‘Die Hard’) serisinin düşüncesini daha coşkulu-stilize bir ruhla kavramasına yol açıyor.

        Sürenin uzun tutulması aksiyon düşüncesini sıradanlaştırıyor

        Ancak sanki “Soluksuz Gece”, 75 dakikada halledilmesi gerekirmiş gibi bir izlenim bırakıyor. Zira aksiyonda çok şart olmayan dramatik omurga ve senaryonun gerekleri gerçek anlamda karşılanmayınca, 90 dakikayı aşkın sürede sırıtıyor. Karaktersizlik, entrikasızlık, ilişki yumağı boşluğu gözünüze çarpmaya başlıyor. Bu da filmi zedeleyen tek unsur olarak öne çıkıyor.

        Belli ki Nicolas Saada ile yazılan senaryonun temelsizlikle bu ‘çocuğunu koruma’ algısından olması gereken metinleri çıkaramadığı kesin. Bu da filmin zeki dar ölçekli objektif ve plan kullanımına, alt açı esnekliğine, netsizlik düşüncesine ve şiddet dolgusuna karşın nihayetinde böylesi bir boşluktan zarar görüp ‘el kamerasıyla çekilmiş aksiyon’ ibaresine hapsolmasını sağlıyor.

        FİLMİN NOTU: 5.1

        Künye:

        Soluksuz Gece (Nuit Blanche / Sleepless Night)

        Yönetmen: Frédéric Jardin

        Oyuncular: Tomer Sisley, Julien Boisselier, Lizzie Brocheré, Birol Ünel, Serge Riaboukine

        Süre: 98 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        PENCERE PERVAZINDA ‘TANRI’YLA BURUN BURUNA

        Sinema mizanseni konusundaki acemiliğiyle kendine video piyasasında yer bulabileceğini ispatlayan “Hayatının Seçimi”, bir yasak ilişki kara filmi sunuyor belki. Ancak din, evlilik ve sadakat gibi meselelere kör kör parmağım gözüne semboller ve karton karakterler yoluyla eğilmesiyle bunun da hakkını veremiyor.

        ‘Yasak ilişki kara filmi’ geleneği nesilden nesile iz bıraksa da kimi zaman yanlış emellere alet edilebiliyor. İdeolojik anlamda olmadık noktalara çekilebiliyor. “Hayatının Seçimi” (“The Ledge”, 2011) sanki bu alanın ‘köşeleri’ alınmış ve ‘iç’i boşaltılmış versiyonu kıvamında. Ne Woody Allen’ın “Maç Sayısı” (“Match Point”, 2005) ne de Luchino Visconti’nin “Tutku”su (“Ossessione”, 1943) kıvamında bir örnek sunabiliyor.

        Tiyatro estetiğine dair bir deney denebilir

        Daha ziyade tiyatro estetiğine dair stil denemesi yapan bir senaristin Matthew Chapman’ın bu deneyini izlemek için koltuğuna oturanları hedef alıyor. İlk karede bir apartmanın arkasından ‘duman’ları ve fabrika görüntüsünü veren yönetmen, bir şeylerin böylesi bir bunalıma girdiğini anlatır gibi. Şehir hayatıyla ilgili dertlerini bize geçirme arzusu, daha girizgah anından itibaren hedefini belirliyor. Bunun devamında da bir şekilde karşımıza bu şablonun odağında akan bir ilişkiler yumağı çıkarıyor.

        Hedefi dini, ahlaki açılımları ve daha nicesini eleştirmek. Ancak gelin görün ki iç mekanlarda ‘arka plan ışığı’na da sıçrayan estetik, bir türlü o mekanın ‘orta yeri’ne transfer olmuyor. Nedendir bilinmez yönetmen, bu dini haçı gördüğümüz sembolik meseleyi son derece karton hale getirirken, ‘dindar koca’ ile ‘ahlaksız komşu’ üzerinden eşcinsellikle ilgili garip ve tutucu diyaloglarla kendince ‘entelektüel’ durmuş.

        İflah olmaz Liv Tyler hayranlarını tatmin edebilir

        Ancak bembeyaz akan görsel yapının, hangi karede hangi merceği yerleştireceğini bilmemesi, bir yönetmensel boşluk getirmiş. Biz de filmi ister istemez hikayesindeki problemleriyle izler hale geliyoruz. Buna bir pencere pervazında ana karakterin olanları anlatması ve ‘gerilim’ mizanseni de eklenince ‘ara plan’ yetisinin sıfırlığıyla video kalitesinde bir ürün izliyoruz. Tematik açılım ise ‘yukarıda’ Tanrı ile yüzleşen ‘ahlaksız’ adama ‘çizgi film kartonluğu’nda cezasını bildirmeyi amaçlıyor.

        Tamam “Hayatının Seçimi”, ilişkilerdeki ve evliliklerdeki dini dayatmalar üzerine bir şeyler söyleme peşinde. Ancak bunları bu kadar yapay bir Patrick Wilson’la uygulama derdine düşmemeliymiş. Diğer taraftan neredeyse yeteneksiz bir Brad Pitt kopyası gibi dolaşan Charlie Hunnam’ın herkese sarkar gibi yapması, nihayetinde Liv Tyler’ın iflah olmaz hayranlarını ilgilendiren cinsel içerikli bir kara film şablonunu önümüze getiriyor. Sonuç ise çok açık... Belki son düzlükte, ‘diyalog hakimiyeti’yle yükselen dramatik yapı ‘belli bir dolgunluk’a erişiyor. Ama o da yeterli olmuyor.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Hayatının Seçimi (The Ledge)

        Yönetmen: Matthew Chapman

        Oyuncular: Charlie Hunnam, Liv Tyler, Patrick Wilson, Terrence Howard

        Süre: 101 Dk.

        Yapım Yılı: 2011

        YAŞADIĞI DÜNYAYI İYİ KOKLAYAMAMIŞ

        Shakespeare’in ‘Julius Caesar’ oyununu modern bir hapishane filmi atmosferine transfer etme çabasındaki “Sezar Ölmeli”, ne yazık ki bu konuda ‘güncel’ adımlar atamıyor. Bu da artık sinema duygularını yitiren Taviani Kardeşler’in Derek Jarman, Peter Greenaway, Baz Luhrmann, Julie Taymor gibi vizyon sahibi yönetmenlerin postmodern Shakespeare uyarlamalarını izlemesini zorunlu hale getiriyor.

        “Babam ve Ustam” (“Padre Padrone”, 1977), “San Lorenzo Gecesi” (“La notte di San Lorenzo”, 1982) ve “Kaos” (1984) gibi sosyal gerçekçi damarı gerçeküstücü öğelerle de saran, hafif pastoral hafif masalsı evrenleriyle dikkat çeken bir yönetmen birlikteliği... Taviani Kardeşler, 70’lerin sonundan itibaren yakaladıkları yükselişle bir bakıma İtalyan sinemasının ‘yan jenerasyonu’nu oluşturma çabasında Pier Paolo Pasolini ile Bernardo Bertolucci’nin yamacına konuşlanmışlardır. Nev-i şahsına münhasır bir kariyeri, sessiz ve derinden inşa etmişlerdir.

        Postmodern Shakespeare uyarlamalarından biri olmadığı kesin

        Burada da Shakespeare’in ‘Julius Ceasar’ oyunundan özgün bir uyarlamanın peşine düşüyorlar. Bu durum eski yüzyıllar ile günümüz arasında mekik dokuyan bir temsil çıkarıyor karşımıza. Zira açılış ve kapanış sekansında tiyatro sahnesi bölümlerini saymazsak filmin tamamı modern zamanlı bir hapishanede geçiyor. İtalyan adalet sistemine ve iktidar mücadelesine el atan bir konsepti izliyor.

        O bölümü siyah-beyaz çeken yönetmenlerin amacı da böylesi bir ‘postmodern’ örgü kurmak. Ancak Derek Jarman, Julie Taymor gibi Shakespeare oyunlarına başta ‘Tempest’ eseri kaynaklı olmak üzere böylesi ‘garip’ şekiller vermiş yönetmenlerin varlığını bildiğimizden, burada izlediğimiz bir ‘diyalog çılgınlığı’ndan öteye gidemiyor. Hatta postmodernizme yaklaşmaktan ziyade modernizm eşiğini dahi atlayamayan bir ‘gerçeklik’ ya da ‘doğaçlama’ sakilliğine hapsoluyor.

        Diyalog patlamasından sıyrılamaması tiyatro duruşunu tescillemiş

        76 dakikalık süre bir ‘teatral olmayacağım’ isyanı belki... Ancak Taviani Kardeşler “The Tempest” (1979), “Prospero’s Books” (1991), “Titus” (1999), “Romeo ve Juliet” (“Romeo+Juliet”, 1996) gibi yenilikçi Shakespeare uyarlamalarını baştan izlemeliler. O vakit ‘iki zaman’ akışlı kurgunun nasıl farklı malzemelere çevrildiğini, modeller oluşturduğunu göreceklerdir.

        Zira burada iktidar mücadelesinin köklerine hapishane üzerinden yapılan yolculuk, orta plan algısı yüksek bir ‘diyalog patlaması’nı geçemiyor. Sinemadan ziyade tiyatro sahnesini hapishane ortamına yerleştiriyor. Böylece kapalı mekanın cezasını çeken filmin de girizgah ve kapanış duruşları seyirciyi hiç ama hiç içine alamıyor.

        FİLMİN NOTU: 3.5

        Künye:

        Sezar Ölmeli (Cesare deve morire / Caesar Must Die)

        Yönetmen: Taviani Kardeşler

        Oyuncular: Cosimo Rega, Salvatore Striano, Giovanni Arcuri, Antonio Frasca

        Süre: 76 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        BİR KUZEY KIBRIS FİLMİ

        ‘Kuzey Kıbrıs’ın 35 mm’ye basılan ilk sinema filmi’ tümcesiyle bir gıdım saygıyı hak eden bir eser. Düşük bütçeli ve hafif iyi niyetli olmasına karşın sinema bütününün çoğu zaman dışına çıkan bir polisiye temsili sunuyor. Çok zorlarsak “Anahtar”ın ilk 20 dakikasındaki samimiyete kefil olabiliriz. Ama gerisini izleyenler için ‘Allah’a emanet olun’ demekten başka bir şey gelmiyor içimizden. Zira tabiri caizse bir ‘roller coaster’ yolculuğu sizleri bekliyor.

        Kuzey Kıbrıs zeminli bir ‘geçmişle hesaplaşma’ öyküsünü ‘kara film’ ile ‘polisiye’nin arasından masaya yatıran eser, bazı bölümleriyle ‘sinema’ görünümü taşıyor orası kesin. Özellikle Cemal Yıldırım’ın ilk kısımda bir hikaye anlattığını bilip ‘entelektüel’ durmadan hedefine doğru yol aldığı gözüküyor. Bunu Flash TV’ye yakın bir örgüye teslim ettiği de iddia edilebilir.

        Kurgu nedir?

        Nihayetinde bir kuşaksal farklılık, düz bir lineer akışla ele alınıyor. Cinayet motifinin üzerinden kimi okumalar yapılıyor. Ancak bir süre sonra uçak yolculuğu, geçmiş ve şimdiki zaman arasında ‘paralel kurgu’ olarak bilinen tekniğin harekete geçmemesi bunu bile dağıtmış. ‘Kurgu’ hedefiyle rastgele bağlanan eserin buradan uçsuz bucaksız bir uçurumdan aşağı yuvarlandığı görülebiliyor.

        Bu da ‘Kuzey Kıbrıs’ta fazla film yok’a varan bir aşılama ya da iyi niyetle sıyrılma çabasının çıktığı noktada kalmasını sağlıyor. Yine de eldeki imkanlara göre yüksek dertleri olmayıp fazla gülünç durmayan, süresini 103 dakikaya çekmenin inadına bir çok şeyi yitiren bir film “Anahtar”.

        FİLMİN NOTU: 2.5

        Künye:

        Anahtar

        Yönetmen: Cemal Yıldırım

        Oyuncular: Hatice Tezcan, Cihan Tarıman, Hüseyin Ağlamaz, Barış Burcu

        Süre: 103 dk.

        Yapım Yılı: 2011

        KEREM AKÇA’NIN VİZYON FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU

        Açlık Oyunları (The Hunger Games): 4

        Amerikan Pastası: Buluşma (American Reunion): 6

        Aramızda Bebek Var (Un Heureux Evénement): 5.5

        Arıza Aşk (Bellflower): 7.2

        Aşk ve Para (One for the Money): 2.8

        Aşk Yemini (The Vow): 5.8

        Aşkın Renkleri (La Délicatesse): 5

        Ateşin Düştüğü Yer: 4.4

        Battleship: 3.5

        Can: 4

        Canavarlar Sofrası: 4.5

        Can Dostum (Intouchables / The Intouchables): 3

        Çapraz Ateş (Haywire): 6

        Çifte Soygun (Flypaper): 2.9

        Dehşet Kapanı (The Cabin in the Woods): 4.8

        Dikkat Bebek Var! (What to Expect When You’re Expecting): 5.5

        Diktatör (The Dictator): 6.7

        Doğaüstü (Chronicle): 4.3

        Edepsiz Kız (Dirty Girl): 4

        Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir: 6.8

        El Yazısı: 3.4

        Film: 3.9

        Kan ve Aşk (In the Land of Blood and Honey): 5

        Kaos: Örümcek Ağı: 1.1

        Karanlıklar Ülkesi: Uyanış (Underworld: Awakening): 5.4

        Korsanlar! (Pirates! Band of Misfits): 6

        Koruyucu (Safe): 3.5

        Kuzgun (The Raven): 6

        Mar: 6

        Marigold Oteli’nde Hayatımın Tatili (The Best Exotic Marigold Hotel): 4

        Mevsim Çiçek Açtı: 1.4

        Moonrise Kingdom: 8.7

        Öbür Dünyadan (The Awakening): 3.2

        Ölümün Sesi (Babycall): 2.7

        Öz Hakiki Karakol: 1.7

        Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White & the Huntsman): 6.5

        Paris’te Çılgın Canavar (Un Monstre a Paris): 6.7

        Patlak Sokaklar: Gerzomat: 6.5

        Pazarları Hiç Sevmem: 4

        Prometheus: 7

        Sağ Salim: 2.9

        Siyah Giyen Adamlar 3 (Men in Black 3): 5.5

        Şahane Misafir (Magnifica Presenza): 6.1

        Şansa Bak (50/50): 5.7

        Şeytanın Yüzü (La Moine / The Monk): 6.2

        Titanların Öfkesi (Wrath of the Titans): 5

        Yakıcı Bir Yaz (Un été brulant): 4

        Yenilmezler (The Avengers): 5.8

        Yeraltı: 4.9

        Not: Yıldızlar, 10 üzerinden verilmektedir.

        keremakca@haberturk.com

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ