DVD raflarından beş film
Kerem Akça, DVD'si yeni çıkan filmleri değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Bizde vizyona girmeden DVD’si çıkan beş film, her türlü kitleyi doyurma potansiyeline sahip. Peki siz bunlardan hangisini tercih edersiniz?
“İçime Şeytan Kaçtı”: Büyük oranda ‘Paranormal Activity’ parodisi
Parodi geleneklerinin tarihine odaklanırsak fazlaca yol katetmemiz gerekebilir. Ancak son 15 yılda özellikle Wayans Kardeşler ve Aaron Seltzer-Jason Friedberg ikilisinin daha belden aşağı espriler odaklı bir yol izlediği söylenebilir. Bunlara katılan Ivan Reitman ve ZAZ ekolünden isimler de mevcutlar dahilinde elbette…
“41-Year-Old-Virgin Who Knocked Up Sarah Marshall and Felt Superbad About It” (2010) ve ‘Alacakaranlık’ parodisi “Breaking the Wind”in (2011) ardından üçüncü bu alt türe mensup ürünüyle karşımıza çıkan John Moore, bölüm bölüm keyifli anlar vaat ediyor. İngilizce ismiyle “30 Nights of Paranormal Activity with the Devil Inside the Girl with Dragon Tattoo”, bizde “İçime Şeytan Kaçtı” ile karşılık bulmuş durumda.
Bu durum “İçimdeki Şeytan”ın (“The Devil Inside”, 2012) şeytan çıkarma meselesini ti’ye alan girizgahın ardından müstakil evi devreye sokan bir ‘Paranormal Activity’ mizanseniyle dolduruluyor. Aralarda kesip atılan görüntülerin ve üzerine düşünülmüş replikli esprilerin yanında filmsel göndermeler de bir bombardıman halini alıyor. Buluntu film omurgası, bu doğrultuda alay malzemesine dönüşüyor. Adeta linkler üzerine gelen linkler bir sanal evren yaratıyor.
Sado mazoşist seks oyunlarına giren çiftten tutun evin içinde ‘Siyah Kuğu’, ‘Abraham Lincoln’, ‘Bane’ ve ‘Ejderha Dövmeli Kız’ın dolaşmasına, ‘Resident Evil’ın meşhur Umbrella Corporation’ının adamlarının toplama dahil edilmeden “Ruhlar Bölgesi”nin (“Insidious”, 2010) ruh avcılarının ‘Ghost Busters’ imgesiyle devreye girmesine kadar linkler arası geçiş çok yoğun devam ediyor. Bunlar 75 dakikada akıcı duruyor belki. Ama ayrı ayrı kurgulanmış izlenimiyle bütüne zarar vermeyi de ihmal etmiyor.
Bu kadar referansa elbette sinefil ruhla odaklanmamak mümkün değil. Ancak uzun vadede Moore böyle giderse o komedi ikilisinin ‘seri üretim’ yanlışına düşüp espri bulamaz hale gelecektir. Zira burada ev içinde lüzumsuz filmlerden parçalar da ‘ortaya serpiştirilmiş’ gibi duruyor. Bu kadar serbestlik parodide doğru sonuçlar vermeyebilir. Burada da zaten belki 45-50 dakikada daha doğru ve nokta atışı bir alt tür ürünü sunulabilecekken biraz ana hedeften sapılmış gibi duruyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
“Kibar Soyguncu”: Halk kahramanı mı, halk düşmanı mı?
Kanada sinemasının popüler sinemaya yadigar bırakacağı isimlerden olacağa benzeyen Nathan Morlando, belki de Ed Gass-Donnelly ile birlikte son dönemin en dikkat çekici ismi bu konuda. “Kibar Soyguncu” (“Citizen Gangster”, 2011) bir Kanadalı gangsterin ya da soyguncunun hikayesini bütün gerçekliğiyle gözler önüne sererken, bu ‘gerçeklik’i sergilemekle kalmıyor. Bunun altını sinemasal oyuklarla da oymayı tercih ediyor.
Bu durum sinemaskop oranında gri tonla siyah-beyaz dönemin kontrast ayrımını akla getiren bir ışık kullanımına götürüyor bizleri. Renk skalasının bedene yapışan kirliliği, 2. Dünya Savaşı sakilliğini yansıtma yetkinliğiyle beceri kokuyor. Steve Cosens’ın katkısının yanında kurgu adına da tempoyu zekice ayarlayan Morlando’nun montaj sekansları hapishane, ev ve soygun sekansları arasında bölüştürürken ölçekleri ve müzik bandını da ‘zekice’ kullandığı söylenebilir.
Bu bağlamda kaydırma hareketi ve sabit kamera, ana dayanak noktaları olurken ölçek tercihleri değişkenlik gösterip sükuneti bozmamayı tercih ediyor. Bir nev’i 50’lerde çekilmiş geleneksel gangster filmi modellemesi ‘soyguncu’ tanımıyla aradan ikiye bölünüyor. Büyük oranda da yönetmenin becerisiyle alevlenmeyi beceriyor diyebiliriz.
Scott Speedman’ın ‘aile babası’ modundaki çapkınlığını, rüya peşindeki planlamalarla sarması ruh sağlığı adına yozlaşmış bir evren getiriyor beraberinde. Hollywood’da ‘yıldız olma’ hayalleri adına suç işlemeye başlayan karakterimiz, eşini kalkındırma adına bir yola giriyor. Ancak isim değiştirerek de hayatı boyu ‘Aziz’ modunda bir ‘halk adamı’ olarak seçilip absürtlük depoluyor. Toplumsal eleştirinin dehlizlerine doğru bir sinemasal damardan inen “Kibar Soyguncu”, gerçek hikayenin ‘bol malzeme tuzağı’na düşmemesiyle de birçok zorluğu bertaraf edebiliyor.
FİLMİN NOTU: 6.3
“Büyük Aşk”: Şirin bir romantik-komedi
Bağımsız sinemanın duruşuna uygun bir ‘kaybedenler romantik-komedisi’ tanımı yaratan “Büyük Aşk” (“The Giant Mechanical Man”) isminden üslubuna kadar bunu dolduruyor da. Lee Kirk’ün sallanan el/omuz kamerasını, doğal renkler ve doğal ışıkla dengelerken seyirciyi herhangi bir görsel ihtişama kaptırmadan ‘özdeşleşme yaratma’ düşüncesiyle yol alması sevindirici. Kabul etmeliyiz ki bir samimiyet de Chris Messina’nın ‘dev mekanik adam’ tipiyle canlanıyor.
Ancak ana kadın karakterin Jenna Fischer ile hiçbir albeni taşıyamamasına Topher Grace’ın karikatürize halinden başlayan ‘yan karakter’ boyutsuzlukları eklenince sanki hedef tutmamış gibi. Böylece seyirciyi iyi hissettirmeyi beceren romantik-komedi, samimiyeti yönetmeninden aşılarken en önemli şey olan oyuncuları sevdirmeyi unutuyor. Bu durum ‘sinema ışıltısı’nı da çabuk söndürmeye yarıyor. Lee Kirk’ün bu ‘açmaz’a ayak uydurması ‘final’ kısmında bir geri dönüş salgılıyor. Ama genel tutarlılık açısından kalıcı olamıyor ve vasat bir romantik-komedinin üzerine koyamıyor.
FİLMİN NOTU: 4.5
“Yansıma”: Ses nereden geliyor?
Jim Cliffe’in ilk yönetmenlik denemesinde bir gerilim senaryosu için hazırlandığı kesin. Bu da Danny Glover’a fazla yük bindiren karakterinin dünyasından gizemi öne çıkaran bir çatı kuruyor. Korku ile gerilim arasında bir yere konuşlanan “Yansıma”yı (“Donovan’s Echo”) bütün katmanları ya da katmansızlığıyla önümüzde canlandırıyor.
Ancak gotik korkuya açılan süreç asla geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki gelgitleri inandırıcı kılamayınca, yönetmenini de doğrudan video piyasasına gönderiyor. Bu durum büyük oranda çabuk unutulacak bir işi bizlere armağan ediyor. A sınıf eserlerden uzaklaşan Danny Glover’ın kaderini de bu noktada sorgulamamak filmden çıkarılacak esaslı soruya dönüşüyor. “Yansıma”nın orijinal ismini görünce “Dehşetin Yankıları” (“A Stir of Echoes”, 1999) veya Filipinler filminin yeniden çevrimi “Yankı”yı (“The Echo”, 2008) beklerseniz ters köşe yapabilir. Zira o eserler alanlarında fazlasıyla başarılı ve en azından ‘eli yüzü düzgün’ duruyorlardı.
FİLMİN NOTU: 2.7
“Düğmelerin Savaşı”: Çocuk çeteleri revaçta mı dediniz?
1960’lar Fransa’sının kırsal bölgesinde geçen “Düğmelerin Savaşı” (“La Guerre des Boutons”, 2011), “Cesaretin Var Mı Aşka?” (“Jeux d’Enfants”, 2003) ile tanınan ve “Amélie”esk (“Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain”, 2001) film modelinin has temsilcisi olarak bildiğimiz Yann Samuell imzasını taşıyor. Burada belki de ilk kez 1.85:1 çalışan yönetmenin, ‘yalapşap’ bir yaklaşımla projeye inanmadığı ortaya çıkıyor. Böylece “Sineklerin Tanrısı” (“Lord of the Flies”, 1963) ebadında ya da ciddiyetinde bir şey izleyemiyoruz.
Bunun ötesinde çete savaşlarının çocukların gözünden bir rekabete çevrildiği anlarda, karikatürize olgun karakterlerle perdeden uzaklaştırıldığımız bir çocuk mücadelesiyle ‘sınırlı’ kalıyoruz. Doğal renklerin ‘beyaz’a meyledecek kadar masal evrenine kaymaması, sanki bir Fransız sanat filminin içinde olduğumuzu düşündürtürüyor. Filmin inançsızlığı da sanki bu püf noktasında gizli gibi...
FİLMİN NOTU: 3.5
Kerem Akça’nın Önerdiği 15 DVD:
1-Masumiyetin İhtiharı (The Virgin Suicides)
2-Acil Teslimat (Premium Rush)
3-Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir
4-Loraks (The Lorax)
5-Cesur (Brave)
6-İyi Bir Yaşam (The Good Life)
7-Pamuk Prenses ve Avcı (Snow White and the Huntsman)
8-Kibar Soyguncu (Citizen Gangster)
9-A Very Harold & Kumar Christmas
10-Sır (The Tall Man)
11-Bourne’un Mirası (The Bourne Legacy)
12-Babasının Oğlu (That’s My Boy)
13-Resident Evil 5
14-Mahşer Günü (The Divide)
15-Bahse Var Mısın? (Lay the Favorite)
Not: Liste, son iki ayda çıkan DVD’lerden oluşturulmuştur. Her hafta güncellenecektir.