Resim paleti niyetine zombi filmi
Kerem Akça'nın önerdiği "Kuyruklu Yıldız", Türkiye'de ilk kez 12. !f İstanbul kapsamında seyirci ile buluşacak
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Sinemaskop oranında olağan dışı açılar, fluluk, garip bir röntgenci yaklaşım, gri ağırlıklı renk paleti ve melankolik bir atmosfer ile sarılmış, psikoloji dozu yüksek öznel bir zombi filmi… “Kuyruklu Yıldız”, Meksikalı yönetmeninin tablo gibi boyadığı kadrajlarla kapitalizm mağduru ve ölüm arifesindeki bir bireyin çöküş hikayesine odaklanıyor. Böylece karşımıza belki de yeni milenyumda “Zombilerin Şafağı” ve “28 Gün Sonra…” ile birlikte üretilmiş en devrimci zombi filmini çıkarıyor. En önemlisi de Sebastian Hofmann’ın referansları arasında Andrei Tarkovsky’den David Cronenberg’e, “Kiracı”dan “Ölmeden Gömülenler”e uzanan yoğun bir portföy bulundurması. 14-24 Şubat 2013 tarihleri arasında düzenlenecek 12. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nin programında yurt dışı festivallerde izlediğim 11 filmin en iyisi olan “Kuyruklu Yıldız”ı, iki hafta önce 42. Rotterdam Film Festivali’ndeki Avrupa prömiyerinde deneyimleme şansına kavuşmuştum.
Roger Corman’ın 1960’ların başında “Ölmeden Gömülenler” (“Premature Burial”, 1962) ile gerçek anlamda ‘öldükten sonra geri dönen’ bir canavar yarattığı bilinir. Onun ‘gotik korku edebiyatı’na yaptığı katkı ya da karşı tutunduğu tavır ise büyük oranda geri dönüşünü almaktan ziyade şok etkisi yaratmıştır. Devamında Romero’nun izinde başlayan bir ‘toplumsal kaos’ ışığında zombi kavramının kıyamet alametine doğru gitmesidir. ‘Voodoo’ büyüsü ile canlanan erken dönem ‘yaşayan ölüler’, böylece safkan bir alt tür omurgasına transfer olmuştur.
Gotik korku kıyafetli, body-horror eğilimli bir zombi filmi
1970’lerden itibaren bu şablonundan çıkmak ne kelime onun üzerine ‘çadır’ kurduğu dahi söylenebilir. 2000’lerde ise aksiyonla, komediyle ve buluntu film furyasıyla iç içe geçen bir dünyanın sonu portresine malzeme oldu. Sebastian Hofmann ise burada ‘canavar’ tanımıyla ‘öteki’leştirilen bu özellikteki tek karakterini, ana merkeze yerleştiriyor. Filmine bir yaşayan ölünün bakış açısını uygun bulurken, psikolojik, metaforik, mitolojik ve gerilimli süreçlerden geçiyor. Böylece gotik korku kıyafeti giyerken body-horror dehlizlerini de devreye sokup ölümden korkan bir zombinin halet-i ruhiyesine odaklanmayı seçiyor.
“Kuyruklu Yıldız” (“Halley”, 2013), bir birey hikayesi olarak görülebilse de asla sosyal gerçekçi bir yöne sapma basitliğine kaçmıyor. İsminin anlamında gizli olan 75-76 yılda bir ortaya çıkıp kaybolan kuyruklu yıldızı, ‘merkezi metafor’ aracına dönüştürüyor. Kendi dünyasında yakın planlarla yansıtılan ve kenarları ‘flu’laştırılmış kadrajların ruh haline yaptıklarını incelemeye alıyor. Amors planlar zaman zaman aktif hale gelirken röntgenci kamera da bu durumu doldurmaya yarıyor. Sabit kameranın hakimiyeti bir atmosfer yetkinliği getirirken uzun planlar doğru ve dingin bir dekupajla sarılıyor.
Katmanlı tabloları üst üste yerleştiren bir görsel yapı
Son sekansa kadar hikaye dışı ses (non-diegetic voice) kullanmayan Hofmann’ın oradaki ‘mitolojik’ dönüşümü salgılama adına yaptıkları asap bozucu bir melankolik duruşa yol açıyor. Karşımızdaki eser büyük oranda kapitalizmin kirini, iletişimsizlik sorunsalını üzerine alan bir benliğin, ‘yalnızlık hastalığı’na düşmesiyle yaşadığı kendini bitirme mücadelesi olarak anılabilir. Bunu da sinemaskop oranında çerçevelerini ‘impresyonist resim tabloları’na uygun bir şekilde boyayarak zafere ulaştırıyor. Tarkovsky’nin “Andrei Rublev”de (“Andrey Rublyov”, 1966) yaptığına benzer bir solgun palet devreye giriyor.
Grinin tonlarının hakimiyet kurduğu monokrommuş izlenimi bırakan renk skalası alan derinliğine de bakınca öylesi ince ince işlenmiş ki adeta tek bir defo bile içermiyor. Bu noktada da Hofmann’ın değeri açığa çıkıyor. Yönetmen, bu alt sınıfa mensup, gecesini gündüzüne katarak çalışıp Ole Bornedal imzalı “Nightwatch”un (“Nattevagten”, 1994) ana karakterini hatırlatan adamın üzerine aldıklarını adeta bir ‘geri dönüşüm kutusu’na atıyor.
Şiirsel sinema adına konumlanan psikolojik bir yaşayan ölü hikayesi
Önce ruhsal, ardından bedensel değişim derken, ölüm, diriliş ve daha fazlası gerçekleşiyor. “Kuyruklu Yıldız”, bu duruma yaklaşırken Bergman, Kurosawa, Malle, Varda ve Ozon gibi yönetmenlerde gördüğümüz ‘ölüm arifesindeki bireyin hikayesi’ formülünü alt türün şablonuyla iç içe geçiriyor. Elbette ‘iyi adam’ı devre dışı bırakıp ‘kötü adam’ı (ya da ötekiyi) merkezi özdeşleşme ya da yabancılaşma objesi haline getirerek…
Seyirciyi kamerasıyla onun yanına yerleştirip karakterin mahremiyetini yok eden yönetmenin, finaldeki melankoli kokan duyguyu da yine ‘locked-down shot’ tekniğiyle (kamerayı sabit bırakıp aksiyonu takip etmeden olup bitenleri seslerle anlama tekniği) vermesi alkışlanacak cinsten. Sonuç olarak “Hour-Glass Sanatorium” (“Sanatorium pod klepsydra”, 1973), “Ölmeden Gömülenler”, “Kiracı” (“Le Locataire”, 1976), “Kuduz” (“Rabid”, 1977) ve “The Fire Within”den (“Le Feu Follet”, 1963) malzemeleri alıp kendi bedenine bir ‘şiirsel sinema’ adına yapıştıran özlü bir eser var karşımızda.
“Kuyruklu Yıldız”ın yarattığı dünyanın sonu algısı sadece bireyin kendisine ait ve bir toplumsal kaosa ulaşmıyor. Bu da psikolojik dünyayı, grinin tonlarından sadece disko sahnesinde maviye kayar bir şekilde vurguluyor. Tek rengin katmanlarını öne çıkarıyor. Kadrajların bir ressam inceliğiyle boyanması, psikolojik havayı ve Meksika’daki kapitalizm bıkkınlığını okumamızı sağlıyor. Zaman zaman gözleriyle kimseye bakamayacak kadar ‘ölü’ izlenimi bırakan karakteri, bize de göstermeyi tercih etmemesi Hofmann’ın ‘ağırbaşlılık’ rekoru kırmasına olanak tanıyor.
Şüphesiz yeni milenyumun alt türünde en başarılı eserlerinden
Yönetmen, öznel bir zombi filmi modeli dokunmasına; olağan dışı açı tercihleri, genel planlar, sabit kamera, grinin tonları, fluluk ve bakış açısı planlarıyla destek veriyor. Bu da “Zombilerin Şafagı” (“Shaun of the Dead”, 2004), “Fido” (2006) gibi komedi yüklü, ‘Resident Evil’ serisi gibi aksiyona kayan ve “28 Gün Sonra” (“28 Days Later…”, 2002) gibi el/omuz kamerası odaklı gerçekçi zombi filmi denemelerini başka bir boyuta taşıyor. Kapitalizmin mahkumunu zombileştirmeyi seçerek, bu sürecin çekilmezliği ile arzulanırlığını bir ikileme dönüştürüyor. ‘Drama’ tabanını ana motivasyon haline getiriyor.
Pablo Larrain bedenini farklılaştırıldığı ya da Reygadas’ın minimalizmini Del Toro bilinciyle doldurduğu düşünülebilecek Hofmann’ın ileride ressam olmasına şaşırmayız. Ancak burada sinemaskop (2.35:1) oranında çıkardığı iş, ‘sanat sineması’ eğilimli bir türsel vizyona açılarak hayranlık uyandırıyor. Böylece “Kuyruklu Yıldız”, “Mama” (2013) ile birlikte, ‘İspanyolca korku/gerilim filmleri’ne de atmosfer duygusunu ‘resim paleti niyetine kadraj kullanımı’yla yeniden tanımlamasıyla yön verebilir.
FİLMİN NOTU: 8.5
Künye:
Halley
Yönetmen: Sebastian Hofmann
Oyuncular: Alberto Trujillo, Luly Trueba, Hugo Albores
Süre: 84 Dk.
Yapım Yılı: 2013
Kerem Akça’nın yurt dışı festivallerde izleyip !f İstanbul’da önerdiği 5 film:
1-Kuyruklu Yıldız (Halley)
2-Margaret
3-Spring Breakers
4-237 Nolu Oda (Room 237)
5-Antiviral
Kerem Akça’nın !f İstanbul’da merak ettiği 5 film:
1-Katil Simon (Simon Killer)
2-Kaybolan Dalgalar (Aurora)
3-İntihar Dükkanı (Le Magasin Des Suicides)
4-Sarı Kafalar (Towheads)
5-Ziyaret Saatleri (Museum Hours)