!f İstanbul'dan dört film
Kerem Akça, 12. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilen dört filmi ele aldı
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
Festivalin ilk beş gününde görücüye çıkan dört filmi değerlendirdim.
“Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi”: James Dean’e alternatif biyografi
80’lerin sonunda devreye giren Yeni Eşcinsel Sineması’nın Gus Van Sant, Tom Kalin, Todd Haynes ve Gregg Araki ile oluşturduğu vizyondan haberdar olanlar için son derece keyifli bir seyirlik karşımızdaki. Akımın özündeki daha önce ele alınmış, heteroseksüel bireylerin bakış açısına göre yansıtılmış olayları alt kültürün gözünden yorumlama, biseksüel/eşcinsel kimliklerin varoluş sorunlarına odaklanma algısı burada da var. Matthew Mishory, yarı kurmaca yarı gerçek akan ‘biyografik zaman dilimi’ portresinde bununla da kalmıyor.
“Mala Noche”de (1986) Gus Van Sant’in, “Swoon”da (1992) Kalin’in ve “Poison”da (1991) Haynes’in yaptığı da büyük oranda bu tabanla ilişkili bir alternatif pelikül tutarlılığı sağlamaktı. Tamamı ya da bir kısmı siyah-beyaz (ve farklı peliküllerle) çekilen bu eserlerin ilkinin Godardiyen, ikincisinin retro doku arzusuyla, sonuncusunun da farklı estetikli parçalarla planladığı görülebilirdi. “Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi” (“Joshua Tree, 1951: A James Dean Portrait”, 2012) ise 1.85:1 oranında adımlarını atıyor.
Hollywood’un çalkantılı dönemine 2. Dünya Savaşı sonrası portreden bakış atıyor. Dean’i bir eşcinsel aşık olarak konumlandırırken onun ikonlaşmasının yakışıklılığa meyletmesini de bozuyor. Kendisini ‘çekicilik/yakışıklılık’ figürlüğünden çıkarıp bir ‘cinsel teşhircilik’ nesnesi haline getiriyor. Kalça yakın planları ve hafif cüretkar seks sahneleri de büyük oranda bu duyguyu hareketlendiriyor. Biseksüel ya da eşcinsel bir yıldız hayatını anlamlandırmaya yarıyor. Super 16 ile çekilmiş karelerin ‘hayali bir Dean portresi’ adına verdiği ‘renkli’ destek ise arka planda düşük tempo, mono ses, yüksek kontrast ve o döneme göre kadraj-lens-odak kullanımıyla canlanıyor.
Mishory’nin büyük oranda bir alt kültür biyografisi çekmek için yaptıkları tutarken, karşımıza da cinsel özgürlük adına detay planlardan dönem portresinin alternatifliğine kadar çok şey çıkardığı görülebiliyor. Aile tanımından ve Hollywood geleneğinden öte bir cinsel hayat tanımı böylece ‘muhafazakar’ dolaşımı yerle bir ediyor. Ayrıksı biyografik yaklaşım kendine bir yön buluyor. Yönetmen, büyük oranda Tom Kalin ve Todd Haynes’in izini sürerken Gus Van Sant’i çok hatırlatmayan bir vizyonla, ‘miras’ını ve kariyer planlamasını belli oranda açığa çıkarıyor.
FİLMİN NOTU: 6.7
“İntihar Dükkanı”: Burton’ın eksikliği hissediliyor
“Köprüdeki Kız” (“La Fille sur le Pont”, 1999) ve “Berberin Karısı” (“Le Mari de la Coiffeuse”, 1990) ile hatırlamak istediğimiz bir yönetmen. Patrice Leconte, minimalist sanat sinemasıyla alakası olmadığı için kısa sürede sektörde devre dışı kalmış bir isim. Memurluk yapması da inandırıcı hikayeleri, mizahi ve dramatik unsurları olan kendi içinde tutarlı filmlere malzeme yapabiliyor.
Yönetmen, sinema sanatını ciddiye alarak her sahne üzerine gösterdiği yoğun uğraş sonucunda yüksek bir sinema duygusu da vermiştir. Ancak sekiz senedir festivallerden biraz uzak kalması, büyük oranda ‘hem meselesi olan, hem rahat izlenir’ filmlere imza atmasından dolayı bir ‘karmaşa’ya kurban gitmesiyle ilintili kanımca. Jean Teulé’nin romanından uyarlanan “İntihar Dükkanı” (“Le Magasin des Suicides”, 2012) ise onun için bir geri dönüş anlamına geliyor. Ancak Leconte, bunu ne kadar başarıyor? Orası tartışmalı…
Bu sorunun cevabı biraz da üç boyutlu teknolojiye uyarlanmak istenen ‘detaylı kartpostallar/storyboadlar/çizimler’ ya da ‘arka plan setleri’ ile öndeki iki boyutlu animasyon ürünü koca kafalı karakterleri ne kadar kalıbına uydurduğu ile alakalı. Zira burada ‘intihar satma’ meselesi üzerine giden omurganın yanında kurulan Fransız mamulü şehrin de çizgileri yerinde. Yönetmenin elinde hem un hem yumurta var. Ancak bunları tutarlı ve tonu iyi ayarlanmış bir animasyon omurgasının içerisine oturtamamış.
Bunun sebebi büyük oranda Tim Burton gibi animasyon tekniğinin gerekleri ve katmanları üzerine kafa yorup örneğin ‘dışavurumcu’ bir estetik çıkarmaması. Böylece olunca da Leconte, müzikal sahnelerle ve rengarenk karakterlerle bunun bir çocuk eğlencesi olduğuna kadar götürmüş ideolojisini. Bunun paralelinde perdeye dökülen, ne ‘ütopik şehir/dünya’ tasviri adına ne de ‘rengarenk karakterleri’ adına çekici olabiliyor. Arka plandaki detaycı sanat yönetimi kıvamındaki yaratımların ve çizimlerin becerisi ve ironisi ise tiplemelerin biraz fazla koca kafalı ve TV çizgi filminden kopmuş halleriyle ‘postmodern hareketlenme’yi engelliyor.
Aksine bir süre sonra onların ‘boğuculuk’undan bıkmak, melankolisine değinilmeyen ‘ölüm’ ve ‘hayalet’ odaklı hikayenin çekiciliğini yaralıyor. Belli ki Leconte, kurmacada dertlerini daha iyi anlatan, o konuda ihtisas yapmayı devam ettirmesi gereken bir yönetmen. Hikayelerini ve meselelerini o yolla anlatıp kapitalizm karşıtlığını ‘yarı bilimkurgusal’ dünyalara orada uyarlamasını öneririz.
FİLMİN NOTU: 5
“Pusher”: Yeniden çevrim dersi
“Sürücü” (“Drive”, 2011) ile tanınsa da aslında Nicolas Winding Refn, 90’larda çektiği “Pusher” (1996) ve “Bleeder” (1999) ile sinemaya girmişti. Danimarka’nın suç dünyasını arşınlayan bu eserler, küfürlü diyalogları ve şiddet içeriğini karanlık bir ruhla tasvir etmişti. Bana kalırsa da İngiliz suç filmlerinin çıkış yaptığı dönemde biraz geride kalan bir yaklaşımdı bu.
Ancak zaman daha farklı şeylere dayanak noktasına dönüştü. Bunun devamında Refn, “Korku X” (“Fear X”, 2003), “Bronson” (2008), “Cennetin Kapısında” (“Valhalla Rising”, 2009) ve “Sürücü” gibi farklı özelliklerini hissettirdiği filmler seçti. Ama Amerikan suç filmlerine daha yakın ve uygun olduğunu ispatladı. Michael Mann’in geleneğine Andrew Dominik’in Avustralya’da yaptığının bir benzerini uygulayan yönetmenin, daha sanrısal bir süreci devreye soktuğu söylenebilir.
Fakat bazı filmlerinde diyaloğu, bazı filmlerinde şiddeti, bazı filmlerinde stili, bazı filmlerinde belleksel yaklaşımı öne çıkardı. “Pusher” ise aslında özüne bakınca daha karanlık ve gerçekçi bir filmdi. Mathiew Kassovitz’in “Protesto”suna (“La Haine”, 1996) yakın bir çerçevede ele alınabilecek bir yapıya sahipti. Burada ise Refn, ‘yapımcılık’ koltuğuna geçerek hedeflerini Luis Prieto’yu tutup, kendi filminin 1.85:1 formatını 2.35:1’e çekerek belirliyor. Seyirci de soluğu yüksek tempolu bir İngiliz kara komedinin orta yerinde alıyor.
Bunun üzerine daha hızlı bir kurgu, daha plastik bir estetik ve daha sanrısal bir dünyayı yerleştiriyor. Böylece bir haftanın günlerine bölünen anlatı ‘halüsinatif’ bir havaya kavuşurken şiddetin yerinde kaldığını, bunun ötesinde video klip estetiğinin de ‘coşku’ aşıladığı söylenebilir. Sevindirici olan o ki, 2012 model “Pusher” büyük oranda Refn’in de Mann gibi yapımcı olup kendi markasını hissettiren filmler üreteceğini ispatlıyor. Üstüne üstlük burada son döneminin duygusunu, ilk döneminden bir eserin omurgasına yerleştirmek daha değerli bir eserle yüzleşmemizi sağlıyor. Bu da Refn-Prieto ikilisinin Hollywood yeniden çevrimlerine ders olması gereken bir yapıtla çıkagelmesine önayaklık ediyor.
FİLMİN NOTU: 5.5
“Gökteki Tüm Işıklar”: Orta yaş bunalımına samimi bakış
“Geceler ve Haftasonları” (“Nights and Weekends”, 2008) ile Hal Hartley-Woody Allen arasından ‘mumblecore’ eğilimli samimi bir yol belirleyeceğini ispatlayan Joe Swanberg, yedi senede 14 filmlik bir yönetmenlik kariyerine sahip. Bu filmi de izleyince bu ‘çabucak üretim’in sebebini anlayabiliyorsunuz. Uzun planlar, doğal ışık, işlenmemiş renkler, baskın diyaloglar ve neredeyse senaryosuz bir iskeletten dışarıya çıkmıyorsunuz.
Jane Adams, bunların orta yerinde hem özel hayatında hem de oyunculuk kariyerinde 40 yaş krizine ya da orta yaş bunalımına giren bir tiplemeye ruh veriyor. Bir anlamda kuşak farklarını anlatma adına kadın arkadaşının ‘dolgun gögüsler’inden başlayan sorunlara uzanıyor. Onun ‘seks arkadaşı’ ve ‘kadın arkadaşı’ ile muhabbetler de filmin akışını belki de tek bir normal objektif eşliğinde belli ediyor. Ama sahnelerin tamamını neredeyse sıfır kesmeyle çekip oyunculara ve diyaloglara alan açan yönetmenin minimalizm algısı çok da sağlam temeller üzerine kurulu değil.
Araya çok gereksiz ara planların girmesinin yanında DV kameradan ya da eski model dijital teknolojiden alınan renklerin doğal ışığı bile yapay kıldığı görülebiliyor. Bu noktada hikayesizlik 79 dakikayı da kaldıramazken nihayetinde sadece ‘bir stil ve görüş var’ durumu kalabiliyor. Amerikan bağımsız sinemasında böylece Duplass Kardeşler ismiyle daha bir andığımız mumblecore geleneğinde bir bütüne tutunurken, en azından kamerayı sallamayarak bu ‘mini indie’yi tutarlı kılan ‘öylesine bir eser’ izleyebiliriz.
“Gökteki Tüm Işıklar”ın (“All the Light in the Sky”, 2013) söylemek istediklerini bağıra bağıra söylemesi de bu noktada ‘senaryo yazacak zamanı olmamış, doğaçlama yapıyor’ya bağlanıyor. Swanberg zaten filmi sadece arşivini dolgunlaştırmak için çekmiş olabilir. Bu doğrultuda en azından ‘iddiasız duruş’ bir saygı duyulurluk getiriyor. Tavizsiz çıplaklığın ya da biseksüelliğe açılan alt metinlerin de doyurucu olduğu söyleyebilir.
FİLMİN NOTU: 4
KEREM AKÇA’NIN !F İSTANBUL FİLMLERİ İÇİN YILDIZ TABLOSU:
237 Nolu Oda (Room 237): 6.8
7 Psikopat (Seven Psychopaths): 6.2
Antiviral: 6.5
Aşk Seansları (The Sessions): 6.5
Ben Kuçuyum (Call me Kuchu): 2.4
Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio): 3.9
Bernie’nin Suçu Ne? (Bernie): 2.4
Frances Ha: 4
Gazeteci Çocuk (The Paperboy): 6.5
Hayat Avcısı (The Imposter): 5
Kara Göl (Black Pond): 6.5
Kutsal Motorlar (Holy Motors): 9.6
Kuyruklu Yıldız (Halley): 8.5
Margaret: 7.5
Ruhları Tüketmek (Consuming Spirits): 2.7
Samsara: 6.5
Savaş Cadısı (Rebelle / War Witch): 4.5
Spring Breakers: 7.5
Umut Diyarı (Kibô No Kuni / The Land of Hope): 4
Vahşiler (Los Salvajes / The Wild Ones): 4.3
Vazgeçmem Senden (Celeste and Jesse Forever): 5.5
Zerre: 5.6
Not: Yıldızlar 10 üzerinden verilmektedir. Festival süresince güncellenecektir.