Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema !f İstanbul’dan son üçlük

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        14-24 Şubat 2012 tarihleri arasında 12. kez düzenlenen !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, hafta sonunda Ankara ve İzmir’de de devam edecek. Festivalin İstanbul ayağında görücüye çıkan üç filmi değerlendirdim.

        “Tabu”: Guy Maddin’vari sinema fetişizmi

        Portekizli yönetmen Miguel Gomes’in üçüncü uzun metrajı, siyah-beyaz sinemaya saygı duruşunda bulunan bir ‘retrospektif gösteri’ kıvamında. 2000’lerde bu konuda tam ekran ve sessiz çekilmiş filmlerden farklı bir eğilim belirleyen eserin, iki epizot üzerinden bir sinema fetişizmi sunduğu söylenebilir. Sömürgeciliğin, macera senaryosunun, destansı bir aşkın, olağan dışı bir seks sahnesinin ve daha nicesinin uygulanması da son derece garip yollarla gerçekleşiyor.

        Bir kısmı sessiz sinemanın, bir kısmı sesli sinemanın ilk dönemi andıran “Tabu”nun, dış ses, mektup yazma sesi gibi ikinci bölümlerle kullanımlarla da geriye döndüğüne tanıklık edebiliyoruz. Böylece karşımıza Brian De Palma’dan ziyade Guy Maddin’in 1960 öncesi sinemasına odaklanmasını kopyala yapıştır ürününe çeviren eserlerinin bir benzeri çıkıyor.

        Timsahın yarattığı boşluk duygusunun, hikayenin bir F.W. Murnau filminden alınmasına, ana karakterin “Altın Hazineleri”nden (“Treasure of Sierra Madre”, 1948) daha şaşkın bir kimlik belirlerken “Sunrise”ı (1927) da andırır bir dışavurumcu makyaja bürünmesi gözlerden kaçmıyor. Bunlara Portekizce ve İngilizce ses bantları ekleme yapınca fazlasıyla sinemanın eskiyen değerlerine ait bir yapıtı, serbest ay geçişleri ve parçalı bir anlatı ile teneffüs ediyoruz.

        Hem Hollywood’u hem Avrupa sinemasını merceğine alan yönetmen, bir karışım sunarken çorbanın tuzunu biberini iyi ayarlıyor. “Brand Upon the Brain!” (2006), “Dr. Plonk” (2007), “Anten” (“La Antena”, 2007) ve onların izini süren “Artist” gibi keskin adımlar atmıyor. Ara yazılar ve yüzde yüz sessizlik kullanmıyor. 1950’li 60’lı yıllardan Elvis Presley’i hatırlatan müzikleri üzerimize atarken altını 1930’larla doldurmamızı öneriyor. Böylece oyuncaklı bir düzenek oluşturuyor. Portekizli Guy Maddin olarak anılabilecek Gomes’in hınzırlığı ise 16 mm çekimden 1.37:1 formatına kadar her görsel tercihiyle oyalıyor. Yönetmeni, Robert J. Flaherty, Luis Bunuel ve Robert Bresson seven minimalist ve natüralist gözlemiyle selamlamamızı sağlıyor.

        FİLMİN NOTU: 7

        “Kurt Çocuklar”: Şimdi de çocukluktan başladılar

        Bilimkurgu ve korku mitleriyle uğraşmayı kafayı takan Mamoru Hoshoda zaman yolculuğu filmi ve sanal gerçeklik bilimkurgusundan ardından bu kez ‘kurt adam filmi’ne el atıyor. “Kurtlar Sofrası”nın (“The Company of Wolves”, 1984) iyimser ve aile filmi versiyonu, “Ginger Snaps”in (2000) 10 yaş küçültürmüş temsili ya da “Teen Wolf”un (1985) küçük çocuklara uyarlanmış hali olarak anılabilecek “Kurt Çocuklar” (“Okami Kodomo No Ame to Yuki”, 2012) düşük tempolu bir felsefi dünya sunuyor.

        Miyazaki etkisini bilimkurguda daha yüksek tempo ve çizgi patlaması tercih eden isimlerin teknolojisine tercih eden yöentmenin, bu yolda da bir ‘kurt babadan doğdular’ hikayesini izlediği söylenebilir. Tavizsiz bir şekilde kurda dönüşen kız ve erkek çocukların varoluş ve büyüme öyküleri ise hiç de yolundan şaşmıyor. Alışık olduğumuz aile filmi klişelerinin yıkılması, dönüşümü hakim kılıyor. Böylece Hosoda’nın gözünden alt tür tanımına odaklanıyoruz.

        Biraz süresi uzatılmasına karşın ve aynı yıl içindeki “A Werewolf Boy”un (“Neuk-dae-so-nyeon”, 2012) altına düşmesine karşın bu eser de bir Japon animesi tezahürü olarak ‘ilkellik metaforu’na bakış atıyor. Çayırlarda yaşamayı bu devirdeki gençlerin zihnine yerleştirirken natüralist-doğal bilinciyle de bizi kavrıyor. “Kurt Çocuklar”ın en azından ‘çocuklar’ı hedefleyen “Komşum Totoro”dan (“Tonoro No Totoro”, 1988) daha akıcı ve yetişkinlere uygun bir süreçle bir şeyleri başardığı söylenebilir.

        FİLMİN NOTU: 6.7

        “Nobody Walks”: Aile içi çarpıklıklara ‘ses’ ayarı

        Modern sinemada, 1960’larda gelen özgürlükle fazlasıyla gördüğümüz bir bireyin sevgisiz ailenin veya yabancılaşan evliliğin içine sızmasıyla yükselen ‘çarpık/yasak ilişkiler’ düşüncesi “Nobody Walks”un ana bakışını oluşturuyor. ‘Girls’ dizisi ve “Tiny Furniture” (2010) ile dikkat çeken senarist Lena Dunham ise burada Ry-Russo Young ile bir birliktelik kuruyor. Ses tasarımcısı Martine’in, Olivia Thirlby’nin canlandırdığı bu karakterin konformist bir Los Angeles ailesinin içine girmesi ise filmin ana çerçevesini devreye sokuyor.

        “Nobody Walks” buradan ‘özünde kalan’ karakterler üzerine bir varoluş serüveni kurguluyor. Çekirdek ailenin içine sızan bu, kendisini ilk kez bir erkekle sevişirken gördüğümüz karakter, bir kadının yapabileceklerini vurguluyor. ‘Ses’ ile girişin nelere yol açabileceğini, evliliğin ve ailelerin hassas dengelerini incelemeye çabalıyor. Bunu yaparken de işi pembe dizilerdeki kadar aşamasız ve dengesiz anlatmayı seçerek bir duruş belirliyor.

        Krasinki, Thirlby ve DeWitt’in performansları, senaryonun karakter ve diyalog konusundaki becerisiyle bir kalite geliyor. Ancak Young’ın yönetmenlik açısından kararsız kalması, bir bakıma geleneksel kurgu ile sıçramalı kurgu arasında ‘sarhoş’ gibi gidip gelmesi ve sabit kamera ile sallanan kameranın uyumsuz birlikteliğine kadar birçok şeyi yaralıyor. Araya bir animasyonumsu siyah-beyaz parça da eklenince doğallığa kapılma şansımız dahi elimizden alınıyor. Böylece karakterlerin motivasyonlarını ve ailenin uçuruma giden durumunu gözlemleme şansı yakalayamıyoruz. John Curran gibi ilişkileri inceleyen, Antonioni etkili bir bireyin ‘profesyonellik’ini ve ‘denge’sini sezemiyoruz. Bundan sonra Young’a önerimiz ‘senarist’ koltuğunu tercih etmesi yönünde…

        FİLMİN NOTU: 4

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ