Oscar'a devlet eli mi değdi?
Kerem Akça, 85. Oscar Ödülleri'nin sonuçlarını değerlendirdi
KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com
24 Şubat gecesi beş aydır incelediğim Oscar süreci nihayete ererken, Eylül ayında 37. Toronto Film Festivali sonrasında dallarında favori olduğunu söylediğim Jennifer Lawrence ile Daniel Day-Lewis ödülle mükafatlandırıldı. Ancak “Umut Işığım”ın o zamanki hakimiyeti, belli ki “Operasyon: Argo”nun yine o festival çıkışlı olma avantajını son dönemdeki ödül patlamasıyla desteklemesinden darbe yedi gibi. Bunun sonucunda etkinlik, 2008-2013 arasında altıda altı ‘En İyi Film’ ödülü çıkarmış oldu. 85. Oscar Ödülleri ise öngördüğüm gibi iki-üç dalda beklenmedik sonuçlarla zihinlere kazındı. Oscar tarihinde ikinci kez -1930’lardaki üç yönetmen adaylıklı geceleri saymazsak- ‘En İyi Yönetmen’e aday olmayan bir film zafere ulaştı. Ancak gece esasen başkanın karısı Michelle Obama’nın Beyaz Saray’a görüntülü bağlantıyla son ödülü vermesinin akla getirdiği ‘Akademi Ödülleri’ne de devlet eli mi değdi?’ sorusuyla anılacak gibi. Ödül töreni sırasında basına sızan bir haber de her şeyi anlatıyor. Peki bu organizasyonu yapan kişinin, üstelik iki hafta önceden “Operasyon: Argo”nun alacağını da bilerek “Umut Işığım”ın yapımcısı, Obama destekçisi demokrat Harvey Weinstein olmasını nasıl yorumlamalıyız? Büyük oranda İran’a veya Ortadoğu’ya olabilecek bir operasyonu destekleyen vatansever ve milliyetçi duyguların, sinema kariyeri ve Oscar arzusunun önüne geçtiği gerçeğiyle... Böylece Weinstein Kardeşler markası bir kez daha geceye damgasını vurmuş oldu. Ama bu kez siyasi açıdan.
2006’dan bu yana geçen sekiz senede “Köstebek” (“The Departed”, 2006) istisnasını bir kenara bırakırsak, ‘En İyi Film’ Oscar’ı Eylül ayında düzenlenen Toronto Film Festivali’nden çıkıyor. İşte bu istatistiğe, 85. Oscar Ödüllleri’nde de orada dünya prömiyerini yapan “Operasyon: Argo” (“Argo”) eklendi.
Toronto Film Festivali, sekizde yedi yaptı
“Umut Işığım” (“Silver Linings Playbook”, 2012) ile birlikte bu yarışı araya rekabetçiler de alarak sürdüren eserin, bir anlamda Toronto yolunu izleyen “Çarpışma” (“Crash”, 2004), “İhtiyarlara Yer Yok” (“No Country for Old Men”, 2007), “Milyoner” (“Slumdog Millionaire”, 2008), “Ölümcül Tuzak” (“The Hurt Locker”, 2008), “Zoraki Kral”ın (“The King’s Speech”, 2010) ve “Artist”in (2011) ardından bu onuru yaşayan altıncı film olduğu söylenebilir.
Böylece 2008-2013 arasında gerçekleşen bu konudaki ‘yüzde yüzlük rekor’ darbe almadan yoluna devam etti. Bu noktada tek istisna ise 2009’dan beri oradan çıkan ‘Seyirci Ödülü’nün eğer yabancı uyruklu bir eser olmazsa ve önceki senelerden bir film araya sızmazsa ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Yönetmen’ ödülüne ulaşma istatistiğinin biraz zarar görmesi...
“Pi’nin Yaşamı”, Akademi’nin muhafazakar damarını etkilemiş olmalı
Ancak ‘En İyi Yönetmen’ kategorisinde Toronto ezberinin yıkıldığı bir sene yaşadık. Ang Lee’nin ‘dini aydınlanma filmi’ “Pi’nin Yaşamı” (“Life of Pi”, 2012), belli ki muhafazakar kesimin peygamberleşme arzusuna önayaklık etmesiyle etkisini yukarılara taşıdı. David O. Russell’ın “Umut Işığım”ın son 30 dakikasında ‘kendini iyi hisset’ sonuna kaymasını iyi değerlendirdi. Budizm üzerinden yürüyen alegorik ‘dine inanırsan bütün mucizeler seninle olur’ öyküsünü işlerken, Amerikan halkının da muhafazakar ve inanç banyosuna açık olduğunu anlatan eser, bu eşiği atlayan duygusal etkisiyle iz bırakmış olmalı. Akademi’nin ‘din’ ile ilgili filmleri seven damarı böylece çalkalanıp üç boyutta bu yapay dostluk hikayesine karşı çıkamadı. İki hafta önce filmleri kalite ve Oscar uyumu açısından ele aldığımda söylediğim ‘iradenin-azmin zaferi’ düşüncesi yine sattı.
Zaten benim de bu dalda David O. Russell’ı öne çıkarmama karşın Michael Haneke ile Ang Lee’yi de her zaman Spielberg’in önüne koymamın bir ‘görsel yetkinlik’le de alakası vardı. Böylece aslında belki de Oscar tarihinde ilk kez bir yönetmen ‘En İyi Film’ ödülü almayan eseriyle iki ödüle ulaştı. Ancak yabancı yönetmenler açısından bakarsak genelde az adaylıkta çok ödül alınan bir süreç olduğundan ‘sürprizli gece’yi göz önünde bulundurduğumuzda bu kategoride belli oranda ‘beklenen oldu’ diyebiliriz.
İki teknik daldaki sürprizli dağılım şaşırttı
‘En İyi Ses Kurgusu’ dalında ödülün bölüştürülmesi gibi çok yaşanmamış bir şeyin devreye girmesi ve “Lincoln”ün ‘En İyi Sanat Yönetimi’nde ilk üçte bile gözükmezken aradan sıyrılması en büyük sürprizler oldular. Ancak genel anlamda beklediğimiz özlü sürpriz gerçekleşmedi. Yani son iki aydaki ödüllerdeki başarı ve adaylık istatistikleri tersine dönmedi. İki ana dalda BAFTA, Yönetmenler Birliği, Yapımcılar Birliği ve Altın Küre Ödülleri’nin tamamına aday olan bir film ve bir yönetmen zafere ulaştı. David O. Russell “Çarpışma” (“Crash”, 2004) benzeri bir süreç izleyemedi. Ben Affleck, ‘En İyi Yönetmen’e aday olmadan ‘En İyi Film’ Oscar’ı kazanan ikinci isim oldu (1930’larda üç adaylık olan törenleri saymazsak). Bu da başlı başına bir sürpriz olarak algılanabilir.
Benim tek yanılgım ise aslında bu noktada ortaya çıktı. 37. Toronto Film Festivali’nde beş ay önce “Operasyon: Argo”nun ‘En İyi Uyarlama Senaryo’da iddialı olacağını söylememe karşın, “Lincoln” ve “Zero Dark Thirty” ile birlikte üç esaslı rekabetçi arasına gireceğini tahmin etmiştim. Son 1.5 ayda bu durum bir ‘ödüle koşma’ya döndüğü için sonuç şaşırtıcı olmadı. Ama ‘Seyirci Ödülü’nü alan Toronto bazlı bir eseri es geçemezdim elbette. Oradaki fısıltı gazetesinin “Operasyon: Argo” ile “Umut Işığım” arasında gidip gelmesi de bu konuda bir çıkış noktasına dönüşmüştü.
“Ölümcül Tuzak”ın ödülünden sonra “Operasyon: Argo”nunki de şaşırtıcı değil
Bu detay bir tarafa gece daha ziyade Michelle Obama’nın ‘En İyi Film’ ödülünü verdiği an ile akıllarda kalacak gibi. Ülkemizdeki ödül törenlerinde eleştirdiğimiz ‘körler sağırlar birbirini ağırlar’ durumunun böylece Oscar Ödülleri’ne sıçraması garip. Ancak Kathryn Bigelow’un “Ölümcül Tuzak”taki liberal görünümlü milliyetçi yaklaşımını, Irak’taki askerlere selamla taçlandırıp militarist propaganda yaptığı törenin ardından bu da şaşırtıcı değil. Zira güncel politik olaylarda genelde bir duygusallık ve ister istemez bir taraf tutma olabiliyor. “Zero Dark Thirty”de Irak’taki paralı askerlerin ‘kelle avcısı’ olarak gösterilip eleştirilmesinden rahatsız olan Akademi’nin, senatörlerin gerçeklik sorgusuyla onu hemen dışarıda bırakması da gayet normal.
“Operasyon: Argo”nun bu bağlamda ABD’nin tekrardan gündeme oturma adına, Ladin’in yakalanıp Irak ablukasının devre dışı kaldığı bir dönemde Obama’nın amaçlarına uygun olduğu kesin. Ailesi Afro-Amerikan hakları için mücadele etmiş, Lincoln’ü ağzından düşürmeyen bir ismin kendisi dini ayrımcılık yaparak Bin Ladin’in yüzünü bile göstermeden neredeyse yok etmesi ise ilginç. Böylece 1979’da İran İslam Devrimi çerçevesinden bir rehine kurtarma operasyonu meta-casusluk-gerilimi, seyirciyi özdeşleştiren ve hınç almaya yönelten tavrıyla dikkat çekmiş gibi. Militarist, şovenist ve milliyetçi hava böylece hissettirilirken, Oliver Stone’un Amerikan propaganda filmi “Doğum Günü 4 Temmuz” (“Born on the Fourth of July”, 1989) ile aldığı ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü akla getiriyor.
Harvey Weinstein, kemik bir Obama destekçisi
Belli ki Harvey Weinstein de bu sene kampanyalara ağırlık verip ‘yüzde yüz’ sonuçtan emin olmayınca “Operasyon: Argo”nun amacını vatansever bir demokrat olarak desteklemiş. George Clooney gibi bir muhalifin de arkasında durduğu eserin bu noktaya gelip zafer üzerine zafer almasına şaşırmak mümkün mü? Aksine bu devirde operasyon düşüncesini alevlendirirken Ortadoğu insanını ötekileştirme adına mantık boşluklarını devreye sokan kaçış senaryosunun önemsenmesi gayet normal.
Weinstein’in “Umut Işığım” için tuttuğu Oscar kampanya menajerinin Barack Obama’nın seçimlerinde çalışması başta olmak üzere başkanla yakın ilişkiler kuran bir isim olduğu biliniyor. Hatta “Zero Dark Thirty” ve “Lincoln”ü yarıştan düşürme adına yaptığı şeylerde bu bağ ile etkili olmuş olabileceği düşünülebilir. Bu konuda “Operasyon: Argo”yu asla hedef almaması da manidar. Harvey’nin kızının Michelle Obama’yı ‘sinemaya ilgisi’nden dolayı ‘En İyi Film’ ödülünü sunması için önermesi de bu noktada devreye girmiş.
‘En İyi Film’ ödülü iki hafta önce belli olmuş
Tüm bunları göz önünde bulundurup Pazar gecesi tören esnasında çıkan haberlere bakıldığında Harvey Weinstein’in ta kendisinin bu ödül verme organizasyonunu Akademi başkanı Hawk Koch’a önerdiği görülebiliyor. Bu teklifin Michelle Obama’ya ‘CIA görev filmi’ “Operasyon: Argo”nun alacağı düşünülerek ve belki de söylenerek yapılması, yapımcının sevilirliğiyle de bütünlenince kabul edilmesi çok da zor olmamış. İki hafta önce, 8-19 Şubat arasındaki oylama döneminin başlarında gerçekleşen bu durum, adeta ‘En İyi Film’ ödülü için ortada bir netlik yokken, “Operasyon: Argo”nun belki yüzde 50’nin üzerindeki şansını yüzde yüze çıkarmış. Yarışı bitirmiş. Weinstein Kardeşler’in törene gelmemesi bu durumun bir uzantısı gibi gözükürken, özellikle son 1.5 aydaki ödüller konusunda da bir ‘siyasi lobi’ ve ‘omuz atma’ olduğundan da şüpheliyim. Zira bunların Oscar için belirleyici olduğu herkes tarafından biliniyor.
Yani büyük oranda devlet elinin değdiği, militarizmin öne çıktığı bir töreni geride bıraktık. Peki savaş çağrısı yapan bir konuşmayla bütün Amerikan halkına nesilden nesile şiddet öneren Michelle Obama’yı nasıl es geçebiliriz? Bu sebeple de “Operasyon: Argo”nun ilgi odağındaki duygusal damar, -ki Akademi böylesi şeyleri taçlandırmayı sever- bu faktörü ayağa kaldırmış gibi.
Weinstein’lerin ‘En İyi Film’ dışında ödüle razı olmayacağı da bilindiğinden ‘En İyi Yönetmen’de işaretlerin değişmesi aslında son aşamada mantıklı gözüküyor. “Aşık Shakespeare” (“Shakespeare in Love”, 1998) zaferinde Spielberg’e ödülü kaybetmek sonuçta onlara herhangi bir zarar vermemişti. Bu da Harvey Weinstein’in çılgın Oscar tüccarı modelinden katıksız bir demokrat milliyetçiliğiyle bu senelik vazgeçtiğini gösteriyor. Ne zaman geri çekilip yaptığı kampanyaları azalttığı ya da ‘gişeden geri dönüş alma’ odaklı hale getirdiği ise tartışma konusu.
2001’den beri en çok izlenen ödül töreni
Son olarak Seth MacFarlane’in ‘En İyi Animasyon’ ve ‘En İyi Kısa Animasyon’ ödüllerini sunan Ted canlandırması/sesinden girişteki iğnelemelere kadar Billy Crystal’dan sonra en eğlenceli Oscar sunucusu olduğunu da unutmayalım. Alem yapmaya gelen bir oyuncak ayı hınzırlığı ancak bu kadar çekici olabilirdi. Daniel Day-Lewis’ten Kate Winslet’e bütün oyuncularla dalga geçme zekası ve Boobs temalı koreografi de akıllardan çıkmayacak.
Ancak genel anlamda şarkı adaylarının bir kısmının seslendirilmemesi ve “Chicago”ya (2002) duyulan saygının nasıl bir tören temasıyla ortaya atıldığının anlaşılmaması ilginç. Bunun dışında diğer dallarda beklenen dağılımın gerçekleştiğini ve 85. Oscar Ödülleri’nin 42.4 milyon seyirciyle son 12 yılın en çok izlenen törenine dönüştüğünü de ekleyelim. Bunda elbette “Operasyon: Argo”nun ‘En İyi Yönetmen’e aday olmadan favori olarak geceye gelmesinin yol açtığı ‘sürprizlere gebe bir yıl’ izleniminin payı büyük.