Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Sinema !f İstanbul’un ‘en’leri ve değerlendirmesi

        KEREM AKÇA / keremakca@haberturk.com

        Emin adımlarla ve yılmadan genç bir ruhla yoluna devam ederken bu sene 12. yaşını kutlayan !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, her zamanki tematik yaklaşımıyla yine sinefil zihinleri doyurmayı becerdi. Bu da büyük kısmını sinemalarda göremeyeceğimiz Amerikan bağımsızlarını, sansüre uğrayacak filmleri, kült filmleri, aykırı belgeselleri, alternatif animasyonları, bilimkurgu filmlerini ve fantastik filmleri seyirciyle buluşturmasıydı gerçekleşti. Ben de her sene gelenekselleştiği gibi bu yıl da bu dinamizme katkıda bulunarak ‘!f İstanbul’un enleri’ni seçtim. ‘Keş!f’ yarışmasında neler oldu? Programdaki gerçek keşif neydi? En tartışmalı anlar hangi filmlerden çıktı? gibi sorular eşliğinde elbette... Yazıda geçen filmlerin bir kısmını bu hafta sonu !f Ankara ve !f İzmir’de izleyebilirsiniz.

        Tamı tamına 12 yılı deviren !f İstanbul, bilindiği üzere artık yoluna başka şehirlerde de devam ediyor. Hazır Ankara (Cinemaximum Cepa) ve İzmir’de (Cinemaximum Forum Bornova) festival sürerken ben de 14-24 Şubat 2013 arasına denk gelen etkinliğin ana damarının toplamına bakış atmak istedim. Doğrusunu söylemek gerekirse ‘ötekilik’ meselesi; ‘!f’in 2013 ayağında daha ziyade eşcinsellik ve kadın olmak üzerinden canlandırıldı. Cinsel tabuların yıkılması için hedef belirleyen eserler öne çıkarken, özellikle bilimkurgu filmlerinin hakimiyeti dikkat çekti.

        Bol hasatlı bir yarışma seçkisi

        Okul Çıkışı” (“Afterschool”, 2008), “Anten” (“La Antena”, 2007), “Daha İyi Şeyler” (“Better Things”, 2008), “Dört Defa” (“Le Quattro Volte”, 2010) gibi eserlerin çıktığını bildiğimiz ‘Keş!f’ yarışmasında bu yıl özellikle Sebastian Hofmann ve Joshua Oppenheimer’ın damgası hissedildi. Meksikalı Hofmann’ın bir yaşayan ölünün gözünden akan, body-horror eğilimli ve resim tablosu görünümlü zombi filmi “Kuyruklu Yıldız” (“Halley”, 2012) önemli bir iz bıraktı. Düşünsel, kalıpsal ve mitolojik yollar açtı.

        1966 yılında komünist Endonezya hükümetinin, bütün düzenleri yıktıktan sonra tuttuğu paramiliter, sağcı bir örgütün Anwar ve arkadaşlarının faşist katliamına odaklanan, Oppenheimer imzalı “Öldürme Eylemi” (“The Act of Killing”, 2012), belgeleme cesaretini ülke sinemasının ‘kitsch’ öğeleriyle hınzır bir taşlamaya dönüştürüyordu. Çinli azınlıktan alınan intikam bu noktada ana çerçeveyi oluşturdu.

        Dusan Makavejev’in “Sweet Movie” (1974) gibi eserlerdeki siyasi yaklaşımını akla getiren eserin, onların ‘metafilm’ ayarı verilmiş belgesel versiyonu olarak yıllara yayılan bir süreci tavizsiz bir şekilde ele alması şaşırtıcıydı. Müzikalden gangster filmine uzanan film sahneleriyle işkenceleri ve kıyımı gerçekleştirip kayıt altına alan bu ekip, aslında hem Hollywood’un dünya çapındaki etkisine hem de totaliter rejime iğneleyici mesajlar gönderiyordu. Bu sayede de Uzakdoğu’daki karmaşık hiyeraşiye ve sömürgeciliğin yarattığı boşluğa dikkat çekip işkencenin meşrulaşırken arkasına aldığı ‘hastalıklı zihinler’i gözler önüne serdi.

        Eski ‘Keş!f’ dostları tatmin etmedi

        Bu iki ismi geçince ise Tom Kingsley-Will Sharpe çiftinin “Kara Göl”deki (“Black Pond”), Amerikan işlevsiz ailelerinden fırlamış İngiliz kara komedi sahte belgeseli işlevindeki değeri, Shannon Plumb’ın “Sarı Kafalar”da (“Towheads”) slapstick (fiziksel) komedi dönemine saygı duruşunda bulunan komedi anlayışıyla yakaladığı Jim Jarmusch’la akrabalık kuran sessiz mizah duygusunu ve Erdem Tepegöz’ün “Zerre”de (2012) evsizliğe yaklaşırken ses-sinematografi kullanımıyla oluşturduğu ruhu ele alabiliriz.

        Kleber Mendonça Filho’nun ‘büyük ödül’e ulaşan “Komşu Sesler” (“O Som Ao Redor”) ile orta sınıf Brezilya banliyösünde seslerin yol açtığı hezeyanı kesişen hayatlar filmine dönüştürürken, Rodrigo Garcia-Alejandro González Iñárritu arasına konuşlanan gözlemini ise bir kenara not etmek gerek. Ancak “Pembe” (“Roz”, 2006) ile yarışmadan ödülle dönen Alexander Voulgaris’in “Higuita”sı (2012) ile “Okul Çıkışı”yla aynı başarıyı gösteren Antonio Campos’un “Katil Simon”ının (“Simon Killer”, 2012) ufak çaplı hayal kırıklıkları yarattığını söylemeliyiz.

        Ron Fricke formunu korurken, geleceğin kült adayları sahne aldı

        Ama genel anlamda yarışma filmlerinde de görüldüğü üzere kadın hikayeleri, aşırılığın kullanımı ve ayrıksı alt türlerin-formüllerin enjekte edildiği bir programa tanıklık ettik. “Baraka”nın (1992) yaratıcısı Ron Fricke, time-lapse kullanımı ve hipnoz etkisi yaratan müzikleri birleştiren “Samsara”sıyla (2012) alışılageldik belgesel dilini sürdürürken, “Hayat Avcısı”nın (“The Imposter”, 2012) “Canım Babacığım”a (“Capturing the Friedmans”, 2003) benzer bir çarpıklıkla dikkat çektiği sahte belgesel algısı unutulmadı.

        Bilimkurgu “Kutsal Motorlar” (“Holy Motors”, 2012) inadına ilkel metotlarla yürüyen özgün bir sessiz sinema distopyası sunarken, “Kaybolan Dalgalar”da (“Aurora”, 2012) Litvanya’nın “Başlangıç”a (“Inception”, 2010) cevabını rüyalarda aramasına tanıklık ettik. “Demir Gökyüzü”nün (“Iron Sky”, 2012) uzaylı istilası filmi parodisi şablonuna ‘eğer uzaylılar Neo-Nazi olsaydı’ varsayımını ekleyerek 80’ler ruhuyla yaptıklarını, “Antiviral” (2012) ve “Berberian Ses Stüdyosu” (“Berberian Sound Studio”) da ‘kült bir çekicilik’ ile dengelemeyi becerdi. Athina Rachel Tsangari’nin distopik izlenim bırakan “Kapsül”ünün (“The Capsule”) beden ilişkisindeki yabancılaşma ve görsel katmanlar adına tanımsızlığı da bu ‘iz’i bırakabilecek düzeyde 35 dakikalık bir çalışmaya yol açıyordu.

        Cinsel özgürlük vurgusu ve animasyonların durumu

        Yolda” (“On the Road”, 2012), “Spring Breakers” (2012) ve “Aşk Seansları” (“The Sessions”, 2012), yedinci sanatın cinsel özgürlüğü zorlayan tanımlarını farklılaştırmaya çalışırken, “Kurt Çocuklar” (“Okami Kodomo No Ame to Yuki”, 2012), “Ruhları Tüketmek” (“Consuming Spirits”, 2012) ve “İntihar Dükkanı” (“Le Magasin des Suicides”) animasyonda fark yaratmalarıyla bir nebze de olsa saygıyı hak ettiler.

        Mamoru Oshoda imzalı bunlardan birincisinin kurt adam filmini çocuk filminin arasına tavizsizce ‘anime’ vurgusuyla uyarlaması dikkat çekti esasen. “Ruhları Tüketmek”in kukla animasyonu, stop-motion animasyon ve müsvedde kağıtlarını bir araya getiren denemesi tutmazken Leconte üç boyutlu “İntihar Dükkanı”yla hayal kırıklığı yarattı. Üstelik bilimkurgu yüzdesi yüksek bir esere imza atma cesaretini göstermesine karşın. Böylece ‘animasyon’ alanı da hafife alınmayan bir başka ‘işçilik süreci’ gerektirdiğini kanıtladı.

        Eşcinsel ve kadın kimlikleri sorgulanmaya muhtaç mı?

        !f’in eşcinsel ve kadın kimlik vurguları için aslında ‘akılda kaldı2 denebilir. “Her Gün” (“Everyday”, 2012) Shirley Henderson yolunda bir annenin çocuklarıyla babasız ilişkisini dijital sinemanın çözünürlük farklarını göz önünde bulunan bir ‘doğallık’ kuralıyla sararken, “Gökteki Tüm Işıklar” (“All the Light in the Sky”) DV’nin son boyutundan gerçekçiliği abartan Joe Swanberg’in katkısıyla bir kadının 40 yaş krizini ele aldı. “Frances Ha”, “Margaret” ve “Nobody Walks” ise daha genç yaş grubundan ayakları üzerinde durma hikayelerini cinsellik, yabancılaşma veya özgürlükçülük üzerinden kavradılar. Feminist okumaları devreye soktular.

        Belki de “Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi” (“Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean”, 2012), programdaki en ilginç kimlik arayışını sunarken, James Dean’i biseksüel bir cinsel tercihle kavrayıp dikkat çekti. Yıldız ışıltısını yıkmaya kadar giden bir anti-kahraman yaratıp Yeni Eşcinsel Sineması geleneğine bir siyah-beyaz tanım kazandırdı. “İç. Leather Bar.”ın (“Interior. Leather Bar.”, 2012) “Devriye”yi (“Cruising”, 1980) kayıp sahneleriyle yeniden çekmeye denerken sadece hardcore porno sahnelerinin cesaretine yüklenmesi veya “Ben Kuçuyum”un (“Call Me Kuchu”, 2012) eşcinsel özgürlüğünün Uganda’daki vahim durumunu ele alarak bir üçüncü dünya ülkesi sorunsalına dikkat çekmesi gözlerden kaçmadı. “Yossi” ise Eytan Fox’un alt kültür hikayelerine bir yenisini bu kez ‘devam filmi’ formatında ekledi.

        Sion Sono, Richard Linklater ve daha nice yönetmenin işlerini sevenler ve filmografisini takip edenler için ‘faydalı’ bir sene geride kalırken, 2013 büyük oranda kadın kimliği, biseksüel/eşcinsel/heteroseksüel cinsel özgürlük meseleleri, sinema sevgisi ve bilimkurgu vizyonları öne çıktı gibi. Korkuda ise body-horror eğilimleri görülmeye değerken, “Maniac”ın üslup değiştiren yeniden çevrim denemesi de bir yerlere not edilmeli. Böylece !f, 12. ayağında da kendi alt kültür ruhu taşıyan dünyasını vurgulayan eserlerle dinamizmini devam ettirdi.

        En iyi 10 film

        1-Kutsal Motorlar (Holy Motors)

        2-Margaret

        3-Spring Breakers

        4-Tabu

        5-Kapsül (The Capsule)

        6-Kurt Çocuklar (Wolf Children)

        7-Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi (Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean)

        8-Antiviral

        9-Aşk Seansları (The Sessions)

        10-Gazeteci Çocuk (Paperboy)

        Keş!f yarışmasının en iyi 5 filmi

        1-Kuyruklu Yıldız (Halley)

        2-Öldürme Eylemi (The Act of Killing)

        3-Kara Göl (Black Pond)

        4-Sarı Kafalar (Towheads)

        5-Zerre

        En iyi 3 belgesel

        1-Baraka

        2-237 No’lu Oda (Room 237)

        2-Samsara

        En büyük sürpriz

        Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi

        En iyi ilk film

        Aşk Seansları

        En büyük hayal kırıklığı

        İntihar Dükkanı (Le Magasin des Suicides)

        En çok umut vaat eden yönetmen

        Kara Göl’ün yönetmenleri

        Kültleşme ihtimali en yüksek film

        Antiviral

        En çabuk vizyona giren film

        Aşk Seansları (The Sessions) – 22 Şubat 2013

        En ilginç fikir

        Orman için Seviş

        En kült an

        İç. Leather Bar.’ın son porno sahnesi

        En kitsch (bayağı) an

        Öldürme Eylemi’nin sahildeki müzikal sahnesi

        En gore (kanlı) sahne

        Maniac’ın son sahnesi

        En iyi seks sahnesi

        Kaybolan Dalgalar’daki grup seks sahnesi

        En rahatsız edici an

        Vahşiler’de hayvan kesme sahnesi

        En kült karakter

        James Washington (Demir Gökyüzü)

        En derin karakter

        Mark O’Brien (John Hawkes)

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ