Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Heykel ‘İstanbul Modern, akademik kurumlardan daha etkili’

        Hülya KÜPÇÜOĞLU / HT GAZETE

        Hüsamettin Koçan, retrospektif sergisinde, farklı dönemlerinden seçilen resim ve heykelleriyle Şamanizm'e, Selçuklu'ya, Osmanlı'ya, Cumhuriyet'e ve Anadolu'ya ait birikimleri özgün bir dille anlatıyor. 41. sergisi olduğu için "41 Adım" başlığını uygun gördüğü sergisindeki resimlerin farklı mekanlardan geldiklerini vurgulayan Koçan, eserler "birbirlerine çok gürültü yapmasınlar diye mekanı mekansızlaştırdığını" söylüyor. Serginin izleyiciye bir profil sunduğunu ama daha önemlisi kendisine de bir ayna tuttuğuna inanan Hüsamettin Koçan sorularımızı yanıtladı.

        İlk defa büyük ölçülerde yapılmış heykelleriniz de gün ışığına çıktı sergi ile birlikte. Bundan sonraki süreçte heykel çalışmalarınız daha yoğun olacak diyebilir miyiz?

        Olacak. Heykel sanki beni bekliyormuş gibi geldi bana. Hiç yabancılık da duymadım. Resimde yeni bir şeye başlarken epeyce bir sorun yaşarız, heykelde öyle bir sorun yaşamadım. Bizim köyde bir arazimiz var, orada "gav' dediğimiz bir çamur çıkıyor. Orada bir ahlat var. Ahlat'ın içinde çadır çekip, altına terracotta heykeller yapmak istiyorum. Heykel beni heyecanlandırıyor. Belki heykele ben Baksı'dan da gittim. Baksı beni üçüncü boyuta çekti. O üç boyut algısı, bir formun etrafında dolaşabilme, içinde boşluğu olan bir form üretebilme başka bir heyecan. Daha büyüklerini yapmayı düşünüyorum.

        Geleneksel temaları resimlerinizde 90'lı yıllarda kullanmış, hatta bu nedenle bazı tartışmalar yaşamıştınız. Sonraki yıllarda geleneksel temaların daha sıklıkla sanat ortamında gündeme geldiği görüldü.

        Ben sanatçının arayışını önemli bulurum. Önemli olan o yeninin peşinde olmaktır. Özgünün peşinde olmaktır. Benim hiç işime gelmeyen, düşünmediğim bir alandan anlam çıkarabilirler. Beklenti bize aittir. Sanatçı bize ait beklentileri yerine getirmekle yükümlü değildir. Zaten o zaman sanat yapmaz. Tekrar yapar. Türkiye'de bugün şu kritik durum var. Sanatla zanaat arasındaki ilişkiler birbirine karışmaya başlıyor. Zanaat olanla sanat olanı birbirinden ayırmamız lazım. Sanat tekrar değildir. Üretimdir, yeniyi üretmektir, yeninin peşinde olmaktır. Ben bu toprağın okunmasından memnunum. Gelenek deyince ille Osmanlı olarak da algılamamak lazım. Toprağın bir hafızası var. O hafızanın derinlerine doğru gitmek lazım.

        90'lardan 2000'li yıllara ilginç süreçler yaşadık. Gelenek konusu daha tartışılır oldu. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

        Gelenek meselesi konusunda sergiler düzenlendi. Onlar da tartışma yarattı, yaratmalıdır da bence. Niye herkes bizi onaylasın ki? Birileri de tedirgin olmalı. 2000'li yıllarda sanat hayatımız renklendi. Dinamikler farklılaştı. 90'lara kadar belirleyici öge daha çok akademik kurumlardı. 90'larla birlikte kurumlar kendi etki alanlarını daralttılar. Orada tekil olarak sanatçılar daha söz sahibi olmaya başladılar. 90'ların aktörü UPSD'dedir (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği). Tüm o yayınlar, projeler, fuarlar, genç etkinlikler akademik kurumların altından kalkamayacağı şeylerdi. Bunun arkasında liberal ekonomi ile birlikte uluslararası alanın daha kolay geçiş buluyor olması, gidiş gelişlerin daha sıklaşması, yayınlar, iletişim de var. Onları da işin içine koyduğunuz zaman alan giderek genişliyor. Genişleyince bu alan içerisindeki aktörler, daha özgür ve özel davranmaya başladılar. Onun için özellikle 2000'li yıllarda akademik bir dayatmanın etkisi zayıflıyor. Bireysel çıkışlar ve sivil alan öne doğru geçiyor. Mesela 90'lı yıllarda bir Alman fuarcı geldi ve "Türkiye'de yeni bir sermaye oluşuyor. Bu sermayeyi sanat tüketicisi nasıl yapabiliriz?" dedi.

        Koleksiyoner bir kuşak da oluşuyor.

        2000'lerden sonra gerçekten de bir koleksiyoner kuşak oluşmaya başladı. Ve bu kuşak müzayedeleri besledi. Müzayedeler daha muhafazakar estetik ana aktör olarak öne çıkarıldı. Bu arada İstanbul Bienali gibi bir etkinlik bunu hiç hesaba katmadan, daha avangard tavırları buraya çekerek sergiledi. Şimdi böyle daha muhafazakar bir pazar, öbür tarafta da avangard tavırlı bir İstanbul Bienali var. 2000'lerde kurulan İstanbul Modern ve öteki müzeler bu iki ucu belli bir noktada barıştırdı. Ve onun için de hem koleksiyoner kuşağını genişletti, çoğalttı hem de estetik algıyı daha güncel olana doğru kaydırdı. Onun için aktörler çok değişti. Şimdi bana İstanbul Modern mi daha etkili, sanatımız üzerinde yoksa akademik kurumlar mı? Diye bir soru sorulsa, Hiç tereddüt etmeden İstanbul Modern derim. Akademi geri durarak sivil oluşuma imkan açıldı diye düşünüyorum.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ