Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
        Haberler Kültür-Sanat Edebiyat "Gerçek bir köşe yazarı değilim"

        EVRİM ÇOLAKOĞLU /HABERTURK.COM

        eecolakoglu@haberturk.com

        16 yaşından beri sevdiğiniz bir yazarla tanışmak sıradan bir iş değil. Neredeyse bir ilan-ı aşk girişimi kadar heyecan, umut, korku yaratıyor hatta. Murat Menteş’le buluşacağımız yayınevine doğru yürürken kafamda onlarca soruyla, bunları hissediyordum. Yayınevine ulaştığımdaysa çok güzel adamlar karşıladı beni: onlarca “Ruhi Mücerret”. Kapağı görür görmez bilim kurgunun, şahane ve imkansız aşkların, dünya güzeli kadın ajanların, sokak dövüşlerinin gücü adına budur dedim. Sonra çaylarımızı aldık ve konuşmaya başladık. 100 yaşındaki Kurtuluş Savaşı gazisi ile başlayan sohbetimiz aşka, Afili Filintalar’a, köşe yazarlığına uzanıp dururken Ruhi Mücerret’ten şu cümle geldi aklıma: Yeryüzü yalnızca arayışa elverişli. Burada ancak izler, ipuçları, işaretler derleyebilirsin. Buyurun size soru ve cevaplardan oluşan bir derleme...

        Ruhi Mücerret sonunda bizlerle. 100 yaşında birini romanınızın ana kahramanı yapmak ne zaman düştü aklınıza?

        Sanırım 5 sene önce filan. Korkma Ben Varım’ı yazıyordum. Aslında, İstiklal Savaşı'nın kurtuluş günlerinde devam etmesini keşfettim önce. Her ilin bir kurtuluş günü var ve bir gazi bu kutlamalarda illeri dolaşıyor olsa, 21. yüzyılda hâlâ İstiklal Savaşı'nın içinde yol alıyor gibi olacaktı. Sonra onun 100 yaşında olması, yaşayan tek gazi olması gibi fikirler geldi aklıma.

        Kitapta yoğun bir reklam eleştirisi var. Reklamdan hoşlanmıyor musunuz?

        Bir şeyin iyi ya da kötü olmasında, onun dozu ve süresi belirleyici etkenlerdir. Günümüzde reklam, reklam olmaktan çıktı. Tahrip edici bir aygıta dönüştü. Her yerde reklam var. Herkes her şeyin mankeni. Şehirler komple reklam alanı oldu. “Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diye bir laf var mesela. Daha aptalca bir klişe zor bulunur sanırım.

        Kitaplarınızda aşk öğesi çok belirgin. Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım' da da böyleydi. Ruhi Mücerret'te de böyle. Siz normal hayatta romantik biri misiniz?

        Hayır, romantik filan değilim. Fakat aşk, anlaşılmaya değer bir deneyim. Tarih boyunca bütün anlatıların başat konuları aşk, intikam ve bilgeliktir. Ben de bu üç öğeye yer veriyorum romanlarımda. Aşk bir duygu veya duygular toplamı. Gelgelelim, âşık zeki olmalı. Zekanın insanı aşktan uzaklaştırdığı düşünülür; bense, tam da aşkın hizmetinde olması gerektiği fikrindeyim.

        “TÜRKİYE’DE İNSANLAR PİŞMANLIK DUYMUYOR”

        Ruhi Mücerret'te aşkların hepsi imkansız. 70 yaş fark var, kız ölmüş... Neden imkansız aşk?

        Aşkta kavuşma imkansız olduğunda duygular yoğunlaşıyor, yükseliyor, kökleşiyor. Sen bir adama “Bu kızı alamazsın” dediğin zaman adamın hayatı o kızı alma fikri ve konsantrasyonuyla dolup taşıyor. Belki de biz dünyayı da aslında ‘dünyalı olmak’ diye bir şey mümkün olmadığı için bu kadar seviyoruz. Dünyada ne yapabilirsin? İmkansız değil mi yaşamak? Kaç yıl daha yaşayacaksın? Dolayısıyla, dünyayla bağımızı güçlendiren her şey, ister istemez bir boşunalık ve buna bağlı bir pişmanlığa yol açar. Beri tarafta, Türkiye’de insanlar yeterince pişmanlık duymuyor, nedamet getirmiyor, özür dilemiyor.

        Türkiye'de insanlar pişman olmuyor mu hakikaten?

        Kim pişman? Gündelik hayatımızda da böyle, çok az insan özür diler. Özür dilemek elbette zahmetli bir şey fakat aydınlanma, pişmanlıkla birlikte gelir çoğu zaman. “Yanlış düşünmüşüm, anlayamamışım…” dediğin zaman, “İşte, doğrusu da şuymuş” dersin. Bunu özellikle güçlü insanların yapması lazım. Parası, pozisyonu olan kimseler, kendi hatalarını fark edecekleri bir yaklaşım içinde olmalılar. Gustave Jung, “Hayatta en trajik şey, bir insanın, sorunların kendinden kaynaklandığını görememesidir” der.

        Kim özür dilemeli mesela?

        Ortaya konuşmayı sevmiyorum, ama falanca da şöyledir demek istemiyorum. Çünkü bizde yalnızca pişmanlık duymama sorunu yok, birilerini pişman etme hobisi de yaygın. Başkalarını pişman edebilme gücünü ele geçirme sevdası, kendi hatalarını görmedeki yetersizlikle yan yana yürüyor.

        “ÖLÜMÜ HATIRLADIĞIMIZDA BİRÇOK MEVZU NETLEŞİR”

        Ruhi Mücerret'te de önceki romanlarınız gibi birçok alıntı var. Bunlar nasıl bir araya geliyor yazma sürecinde?

        Roman yazmak not tutmakla mümkün. Aklınıza gelen enteresan fikirleri, diyalogları, konuları, yan hikayeleri, kişi adlarını veya çarpıcı bir cümleyi bir yere not edersiniz ve sonra onları romanda sıralarsınız.

        Ruhi Mücerret çok eğlenceli bir kitap. Eğlenceli kitaplar yazmak sizin için önemli mi?

        Okura ferahlık, neşe, zihin açıklığı, sevinç sunmak gerektiği kanaatindeyim. Romancının gücü buna yetmeli.

        Ruhi Mücerret niçin sürekli mezar taşına ne yazdıracağını söylüyor?

        Çünkü onun planı ölmek. Ahiret yurduna adım atmayı düşünüyor. Ölümü, ölümlülüğümüzü hatırladığımız zaman birçok mevzu netleşir.

        Siz mezar taşınıza ne yazdıracaksınız?

        Mezar taşını yapan adamın ne yazacağı önemli değil. Elinde sprey boyayla gelen graffiticinin ne yazacağı önemli.

        “KİMSEYİ İKNA ETMEK İSTEMİYORUM”

        Ruhi Mücerret henüz çıkmadan önce sözlüklerde, sosyal medyada konuşuluyordu. Kendinizi popüler bir yazar olarak görüyor musunuz?

        Romanda, Ruhi Mücerret diyor ki “Karacaahmet Mezarlığı'nda çok popülerim.” Nerede popüler olduğunuz da çok önemli. Türkiye'de popüler olmak, popüler olan insanlara baktığınızda çok da gurur verici bir şey gibi görünmüyor bana.

        “Ben deliren bir toplumun popüler yazarı olmak istemiyorum. Milletimin toparlanmasına, aklını başına almasına, barışmasına, okumasına, düşünmesine katkı sunmak istiyorum” Var mı böyle bir misyonunuz?

        Liderlerin genel olarak psikiyatrik sorunları olduğunu düşünürüm. Topluma öncülük etmek ya da lider olmak gibi bir eğilimim yok. Hiç hoşlanmam böyle şeylerden. Okur, yazarın oluşturduğu dünyada tek başına yol alır. İmza günleri, söyleşiler… işin şamatasıdır.

        Daha önce şiir ve deneme de yazmışsınız. Bundan sonra hep roman mı olacak hayatınızda?

        Gücüm yeterse belki şiir yazarım ama deneme yazmayı pek düşünmüyorum. Okura doğrudan bir düşünce telkin etmenin çok büyük vebali olduğunun farkına vardım. Bu yüzden köşe yazılarımı da “Galiba, sanırım, belki de, acaba…” gibi kelimelerle dolduruyorum. Kimseye bir şey empoze etmek, kimseyi ikna etmek istemiyorum. Roman esnektir, özgürlükçüdür. Dolayısıyla roman alanında söylenen sözlerin daha kıvamlı olduğu kanaatindeyim.

        “DURGUN BİR ROMAN YAZMAK BANA UYMAZ”

        “Dostoyevski, Halit Ziya gibi roman yazma devri geride kaldı.” Ne demek bu?

        1915 yılındaki sinema filmlerini, dansları, kıyafetleri, konuşmaları, trafiği düşünün. Şimdikiyle aynı mı? Roman da değişiyor haliyle. Hızlanıyor. Tasvirler azalıyor. Çünkü herkes her şeyi görüyor.

        Kitaplarınızın filme dönüşmesi ihtimali konuşuluyor...

        Dublörün Dilemması sinemaya uyarlanacak. Profilm, romanın film haklarını satın aldı. Senaryoyu başka bir arkadaşımız yazıyor. Detayları bilmiyorum.

        “İtirafta bulunayım: Hareketsiz ve yavaş giden bir hikaye anlatmanın üstesinden gelebilecek bir yazar değilim” Değil misiniz?

        Şaka bu tabi ki. Çok rahat yazarım. Ancak yavaş, durgun bir hikaye yazmak bana uymuyor.

        Bu hız konusunda konuşurken “Müşteri memnuniyeti” lafını kullandınız mı gerçekten ?

        Müşteri memnuniyeti dedim tabi ki. Müşteri deyince insanların aklına hemen tüketim kültürü geliyor. Halbuki, Anadolu’da Ahi teşkilatları vardı. Esnaf ile müşteri arasındaki münasebetin her aşaması bir ahlak sınavı gibiydi. Bir insana bir ürünü sunduğunuz zaman onun o ürün için ödediği parayı kalbinde size helal etmesi lazım. Çünkü o, adamın alınteri. “Ben bu kitaba 15-20 lirayı iyi ki de ödemişim” demeli adam.

        “TÜRKİYE’DE MESELE ORTAK PAYDADAKİ BELİRSİZLİKTİR”

        Afili Filintalar' da sizi ne buluşturdu? Ortak noktalarınız nedir?

        En önemli ortak paydamız Türkçe’dir. Afşin’in (Kum), Murat Uyurkulak’ ın, Alper, Emrah, Ah Muhsin… tüm arkadaşlarımızın dil, anlatım, hikaye konusunda hassasiyetleri, dikkatleri var. Hangi dünya görüşü, muhit, yaş, etnik kökenden olursak olalım; edebiyatın önemine ilişkin kararımız bizi yakınlaştırıyor. Tabii ki arkadaşlık, duygudaşlık da söz konusu. Türkiye genelinde ise mesele, ortak payda ve ortak hedef konusundaki belirsizliktir. Zihinler ayrıştırmaya, farkları bulmaya, kategorize etmeye, damgalamaya programlanmış. Gruplar, cemaatler, örgütler; başkalarını öteleme, dışarıda bırakma veya kendine benzetme, kural koyma, ceza kesme, yargılama gibi tavırlar takınıyor. Topluluklar ‘çıkar grubu’ mantığıyla kuruluyor. Yani “Biz şu işin ucundan tutuyoruz ve bu tüm Türkiye için şöyle bir anlam taşır” gibi bir yöneliş yok. Siyasi, sosyal, dinî, entelektüel tüm organizasyonlarda bu verimsiz strateji göze çarpıyor.

        En çok konuşulduğunuz mecralardan biri Ekşisözlük. Hakkınızda yazılanları okuyor musunuz?

        Pek değil. Daha ziyade başka konuları takip ediyorum. Ekşisözlük'ü ilgiye değer buluyorum. Zaten bir dönem yazıyordum orada. Hâlâ kayıtlıyım. Bence edebiyat eleştirisi alanında da önemli tespitlerin ortaya konabildiği bir mecra. Ve genel olarak, kendi meşruiyetinin sağlamasını yapmaya yönelik bir politikası var Ekşisözlük’ün.

        Twitter cehennem gibi onu biliyoruz ama sosyal medyanın hiç mi sevdiğiniz bir yanı yok?

        Sanal sosyalleşme diye bir şey olabilmesi için öncelikle reel sosyalleşmenin olması lazım. Türkiye’de insanların, tanımadıkları kişilere, topluma olan güveni % 18 imiş. Bu koşullarda sanal sosyalleşmenin böylesine yaygın olması beni şaşırtıyor.

        Siz çok okuyan bir yazar mısınız?

        Stephen King kadar okuyorum. Yani yılda 70-80 kitap.

        “TÜRKİYE’Yİ ÇOK SEVİYORUM AMA BEĞENMİYORUM”

        Bir süre önce Yeni Şafak'ta köşe yazmaya başladınız. Nereden çıktı köşe yazarlığı? Sevdiniz mi?

        Medyamız kendi yoğunluk bölgesini oluşturamıyor. Dolayısıyla medyada nerede olursanız olun bir yazar olarak biraz sallantılı bir durumdasınız. Tüm gazeteler, tüm televizyonlar birtakım güç odaklarının manyetik alanındalar. Çok tuhaf bir durum. Şahsen, bazı konularda zihin açıcı birkaç cümle yazabilirim duygusuyla hareket ediyorum. Genç okura mesela mimarinin önemini anlatabilirsem, sokak hayvanları hakkında derli toplu bir cümle söyleyebilirsem iyi olur diye düşünüyorum. Gerçek bir köşe yazarı değilim.

        Yazdıklarınız eleştirilince ne hissediyorsunuz peki? Mesela Atatürk yazınız çok konuşulmuştu...

        Galiba artık alıştım. Birkaç yıl öncesine kadar, birisi küçücük bir şey yazsa gururuma dokunuyordu. Fakat şunu anladım: İnsanların sözlerinin çoğunlukla kendileri için bile bir değeri yok.

        Genel olarak Türkiye’yi nasıl algılıyorsunuz?

        Türkiye'yi çok seviyorum ve maalesef pek beğenemiyorum. Geleceğe Dönüş filminde şöyle bir cümle geçer: “Herkesin hapse giren bir dayısı vardır.” Çok seversin, ama beğenmezsin halini.

        “Birinin ağzının payını vermek kimseyi zeki yapmaz” Köşe yazısı bunu yapmak için uygun bir ortam. Hiç bunu yapasınız gelmiyor mu?

        Her yazımı frene basarak yazıyorum. İnsanları kırmayayım, incitmeyeyim diye. Başkasını yere sermenin, başkası karşısında haklı çıkmanın, zafer kazanmanın zevkinden artık vazgeçmeliyiz. Eroin gibi. Bırakması zor. Fakat başarmalıyız.

        GÜNÜN ÖNEMLİ MANŞETLERİ