ÖNE ÇIKANLAR
SON DAKİKA

Gülenay BÖREKÇİ/ GAZETE HABERTÜRK-PAZAR

Özge Samancı’nın dünyanın en önemli yayınevlerinden Farrar, Straus and Giroux tarafından basılan çizgi romanı “Dare to Disappoint” (düş kırıklığına uğratmaya cüret etmek) 80’lerde geçiyor. Yazarının şahsi hikâyesi olsa da içinde hepimizi ilgilendiren şeyler var. Darbe, Kenan Evren, Özal’lı yıllar, okullardaki Atatürk resimleri, enflasyon, yoksulluk, şimdi nostaljik birer arzu nesnesi haline gelen Commodore 64 bilgisayarlar, yazları ailece gidilen kamplar, televizyondaki Kaptan Cousteau belgeselleri, yunuslar, köpekbalıkları... Kahramanı herkesi mutlu etmeye çalışırken kendini unuttuğunu, arzularından uzaklaştığını hisseden bir kız çocuğu. Başta ailesi olmak üzere öğretmenlerinin, eşin dostun, milletinin, devletinin istediği bir hayata doğru düşe kalka ilerlemeye çalışıyor. Tatlı ve dokunaklı bir kitap.

Ortaya çıkış hikâ yesini Özge Samancı’dan dinliyorum... 15 yıl önce bir arkadaşının doğum gününde, içine çocukluk anekdotlarından oluşan hikâyeler çizdiği bir defter hazırlamış. “Komik bir defterdi” diyor. “Ünü önce küçük arkadaş grubumuzda yayıldı ve sonra fotokopiyle elden ele dağıtılır hale geldi. Derken hiç tanımadığım insanlar beni bulup kendi çocukluk hikâyelerini anlatmaya başladı. Yaşanmış hikâyelerin gücünü bu şekilde anladım. Böyle bir kitap yapma fikri o zamandan beri kafamdaydı. Tabii Türkiye’nin karmaşık siyasi gündeminin bizim şahsi hayatlarımıza etkisini pek kavrayamamıştım. Ama kendi hikâyemi yazarken, onu politik ortamdan bağımsız anlatamayacağımı gördüm.” New York Times, Publisher’s Weekly, Kirkus Review, Slate, New Republic gibi yayınlarda övgüyle karşılanan çizgi romanını Samancı’yla konuştuk...

 

‘BİR ÇİZGİ ROMAN TÜRÜ İCAT ETTİM SANIYORDUM’ 

“Dare to Disappoint” çok önemli bir yayınevi tarafından yayınlandı. Süreci anlatır mısınız?

15 yıl gerekti başlamam için. Kafamdaki hali öyle güzeldi ki onu mahvetmekten korkuyordum. O yüzden önce “Ordinary Things” (sıradan şeyler) adlı bir blog açtım ve arkadaşlarımı eğlendirmek için her gün küçük bir çizgili hikâye ekledim. “Ordinary Things” zamanla bu kitap için denemeler yaptığım bir yere dönüştü. Dünyanın dört bir yanından insanlar takip ediyordu, Yeni Zelanda’dan, Brezilya’dan e-postalar alıyordum. Başlamamak için hiçbir bahanem kalmamıştı, ben de oturup ilk iki bölümü hazırladım. Sonrası hızlı gelişti; kitap Farrar, Straus and Giroux’nun ilgisini çekti. Öyle şaşkındım ki haberi aldığım gün evden çıkıp dalgın dalgın markete yürüdüm, sonra da elimde bir düzine yumurta ve bir buket çiçekle eve gelip kapıda kalakaldım. Anahtarları almamışım. Benim için elbette mutluluk vericiydi, kitabı yıllarca kafamda taşımıştım ve kimse tarafından umursanmasa yüreğime feci bir ağırlık çökecekti.

Otobiyografik çizgi roman olarak “Persepolis”i hatırlıyorum, başka örnekler var mı?

Amerika ve Avrupa’da da bu tarza örnek çok; “Maus”, “Stiches”, “Fun Home”, “One Hundred Demons”, “American Born Chinese”, “Blankets”... Bizde var mı, şu an hatırlayamıyorum. İşin komik tarafı, 15 yıl önce ben de zaten böyle bir tür olduğundan haberdar değildim. Arkadaşım için o defteri yaparken safça bu türü kendim icat ettim sanıyordum. n

“Dare to Disappoint”te çocukluğunuzu anlatıyorsunuz. Küçükken en çok neyin olmasını isterdiniz? Ve en çok neden korkardınız?

En çok bir gemim olmasını, Kaptan Cousteau gibi denizlerde dolaşmayı ve dalgıçlık yapmayı isterdim. Bilgisayar ve internet olmadığından, Gelişim Haşet Ansiklopedisi’ndeki “Kaptan Cousteau” maddesini okuyup dururdum. Kuzenimle harçlıklarımızı birleştirirsek ufak çaplı bir tekne alıp alamayacağımızı hesaplamıştık. İnsan çocukken ne kadar saf oluyor! Çekip gitme hayalleri kurmama rağmen, annemi kaybetmekten çok korkardım. Annem beni korur, eğlendirir, ne istediğimi anlardı ve bir bakıma dünyayla bağımı kurardı. Babamı ya da ablamı kaybetmekten korkardım. Korumasız büyümek bizim hiç anlayamayacağımız kadar zor bir şey olmalı. 

“Köpeklerin okulunda kedi olmak” diye bir laf geçiyor, bu tam olarak ne demek?

Yanlış yerde olmak, aidiyet hissedememek... Toplumun beklentilerine karşılık verememek. Öyle hissettiğim günlerde üniversitedeydim. Gerçi eğitim açısından Türkiye’de durum aynı. Delirmiş bir eğitim sistemi var ve bu, gençleri hasbelkader bir bölüme fırlatıveriyor. Okuduğu bölümü sevebilen insanlar şanslı. Çoğumuz kendimizi bir amaca, sevdiğimiz bir işe adamak istiyoruz ama eğitim sistemi izin vermiyor. İçimizde koca bir boşlukla yaşıyoruz. Sonunda da kendimizi futbola, zıvanadan çıkmış dini görüşlere falan adıyoruz. Yapmamız gereken içimizdeki sese kulak verip gerçekte ne istediğimizi bulabilmek. Ama işte aileyi, akrabaları, öğretmenleri, eşi dostu mutlu edeyim derken, onların beklentileriyle kendi isteklerimiz arasındaki ayrım bulanıklaşıyor; kafamız, ruhumuz allak bullak oluyor. Halbuki herkesi mutlu etmek diye bir şey yok, mutlu olmak için bazen sevdiklerimizi mutsuz etmemiz gerekiyor. ‘UFAL, KÜÇÜL, SORUN ÇIKARMA!’

Peki kız çocuğu olmak diğerlerine göre daha mı zor? Türkiye’de kadın olarak büyümek, daha kısıtlı olanaklara sahip olmak demek, sürekli sağdan soldan baskı görmek demek, kafanı toplayıp bir rahat düşünememek demek. Kadınların kocaları, babaları, sevgilileri tarafından öldürüldüğü, “kadın” sözcüğünün ayıp bir şey olarak algılandığı bir ülkeden bahsediyoruz. “Bayan” deniyor düşünsenize... Sonra kafamıza yıllarca çivi gibi çakılmış şu “hanım hanımcık” lafı var. Bu ne demek? Ufal, küçül, sorun çıkarma! Keşke hanım hanımcıklık yerine düşünceli olmayı, empati geliştirmeyi, dinlemeyi öğretseler. Ve bunu sadece kadınlara değil bu ülkenin birbirini yumruklayan, testosteronu kafasına vurmuş milletvekillerine, “Kadınlar uluorta gülmesin” diyen bakanlarına, kısaca bu ülkenin erkeklerine de öğretseler.

“Dare to Disappoint” günlerinden bu yana hayatınızda neler değişti?

18 yıl önce ilk karikatürüm Leman Dergisi’nde hem de amatör çizerler arasında değil, profesyonel çizerlerin yer aldığı iç sayfalarda basıldığında, içim inanılmaz bir ümitle dolmuştu. Böyle küçük detaylar ne kadar önemli! O günlerde hayatta kendimi bulmak isterken türlü çıkmaz yola sapmıştım. Sonunda aklımdaki son planı devreye sokarak kendimi çizime verdim. Her gün 4-5 saat çiziyordum. Sağ olsun, ablam da çalışıp kiramızı ödüyor, bana bakıyordu. Çizgim ilerlemişti. İlerlemeniz güzel ama başkaları da size inanınca içinizdeki umut ve inanç artıyor.

O günden beri hep çiziyorsunuz...

Evet, tabii daha az çizdiğim dönemler de oluyor. Hele şu sıralar, yani kitap çıktıktan sonra hem üniversitede çalışmak, hem kitabın tanıtımıyla uğraşmak, bir yandan röportaj verip bir yandan ev taşımak derken, çizmeyi daha önce hiç yapmadığım şekilde boşladım. Ama genelde kalem kâğıt hep elimdedir. Eski tempoma yavaş yavaş döneceğim. Çünkü çizmediğim her günün ertesinde derin bir suçluluk duygusuyla uyanıyorum

'EKMEK, HARDAL, KAHVE, ÇİKOLATA KAĞIDI GİBİ MALZEMELER KULLANDIM'

Çizgi romanınızı hazırlarken yararlandığınız tekniklerden bahseder misiniz?

Önce bir taslak oluşturmuştum. Ama eskizler editörle aramızda 6 kere gidip geldi. Yani her şeyi sil baştan tam 6 kere yazdım. Vazgeçmeyi bile düşündüm. Sonra da her kareyi detaylı bir şekilde yeniden çizdim. Bazen tek bir karenin detaylarını tek tek başka bir kâğıda çizip mürekkepliyor, sonra fotokopilerini çekiyordum. Üzerlerinde boyama denemeleri yaptıktan sonra da beğendiğim versiyonları tarayıp dijital ortamda kolajları oluşturuyordum. Baskı alıp eklemeler yaptığım ve ardından yeniden dijital ortama aktardığım da oldu. Kitabın yüzde 80’ini, kâğıt, suluboya ve kolaj malzemeleri kullanarak yaptım. Ekmek, hardal, kahve, çikolata kâğıdı, balıkçılık araç gereçleri, çakıl taşları gibi hiç akla gelmeyecek objeler de kullandığım oldu. Blogum “Ordinary Things”te de kırık CD parçaları, arabamın patlamış ön camından topladıklarım, teyzemin kolyesinden kopmuş bir parça, plastik eldivenler, kuru yapraklar, elektrik bantları gibi üç boyutlu objelerle çizimlerimi birleştirmiştim. Bunlar benim için hayatın içindeki sıradan anları, önemsemeden yanından geçip gittiğimiz detayları simgeliyor. 

“Ordinary Things”ten de söz edelim...

10 yıldır süren bir çizgi bant bu. Öncesinde mizah dergilerine çiziyordum. 2003’te Amerika’ya taşındım, dergilerle bağım koptu. Yeni dergiler kuruluyordu ama ben artık o sosyal çevrelerin içinde değildim. İşin kötü yanı, her hafta 4 kare çizmeye alışmıştım; elim çizmek istiyordu. Bir arkadaşım online çizgi bant yapmamı önerdi. Başta mizah dergilerindeki gibi siyah beyaz çiziyordum. Zamanla renk kullanmaya başladım ve suluboya akrilik, kolaj derken kendime ait orijinal bir tarz geliştirdim.


SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!
2000
Kalan karakter : 2000