Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        15 Temmuz’da tepemize çökmeye yeltenen büyük belâ son anda atlatıldı; 250’den fazla masum canından oldu ama memleket, rejim ve daha onbinlerce kişinin hayatı kurtuldu...

        Şimdi bir aydan buyana o meş’um gecede yaşadıklarımızın sebebi soruşturuluyor, Cumhuriyet tarihimizin belki de en geniş çaplı temizliği yapılıyor, darbe teşebbüsüne karışanlar tek tek toplanıyor ve böyle bir ihanetin tekrar yaşanmaması için sistemde önemli değişiklikler plânlanıyor...

        Ama yaşadığımız büyük şaşkınlığın ve sistemi elden geçirme faaliyetinin başka bir felâket ihtimalini unutturmaması, alınması gereken tedbirleri aksatmaması gerekir!

        Bilim adamlarının “Mutlaka gelecek!” dedikleri büyük depremden bahsediyorum...

        Bugün, Marmara’da yaşadığımız felâketin, 17 Ağustos depreminin 17. yıldönümü... 17 sene önce bu saatlerde ne vaziyette olduğumuzu kısaca hatırlatayım mı?

        Deprem bölgesindeki onbinlerce kişi enkaz altında kalanları kurtarabilmek için canla-başla uğraşıyor, millet yakınlarından haber alabilmek için oradan oraya koşuşturuyordu; Marmara’nın tamamına sadece şok hâkimdi, sanki küçük kıyamet kopmuştu ve eczahanelerde birkaç gün sonra sakinleştirici ilâçlar kalmayacaktı!

        Felâkette kaç kişinin hayatını kaybettiği bahsine ise hiç girmeyeyim, resmî açıklamaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı iddiaları hâlâ tartışılıyor...

        HEP GELDİ VE TEKRAR GELECEK!

        Senelerdir yazıp söylerim: Marmara’nın, özellikle de İstanbul’un başında sırnaşık mı sırnaşık, yapışkan mı yapışkan bir deprem belâsı vardır! Bu belâ her 250 senede bir mutlaka uğrar, etrafı iyice bir yoklayıp onbinleri canından, yüzbinleri de evinden-barkından eder! Bir geldi mi gitmek bilmediği de olmuş, etraf iki-üç ay beşik gibi sallanmış, ilk sarsıntıda ayakta kalabilen binalar da sonradan sahiplerinin başlarına yıkılmış ve felâketin bilânçosu arttıkça artmıştır.

        1999’un 17 Ağustos’undaki felâket işte bu 250 senelik uğursuz periyodun, 1509 ile 1766’daki büyük depremlerin ardından gelmesi beklenen asıl kıyametin habercisi idi. Sadece bir habercinin bile bize nelere mâlolduğunu düşünürsek, büyük depremin vereceği hasarın tahmini bile ürpertip soğuk terler döktürecek mahiyettedir!

        İmparatorlukların başkenti olan İstanbul’daki hemen her büyük hadise kayıt altına alınmış ve şehri perişan eden depremler de eski asırlardan buyana ayrıntıları ile yazılmışlardır. Bu kayıtlara dayanan tarih kitapları ve eski devirlerin zelzele bilgileri periyodun hiç aksamadığını ve aksamayacağını, yani büyük depremin mutlaka geleceğini söylüyor ve kaçış olmadığını gözümüze sokarcasına gösterip anlatıyorlar.

        BİR İBRET KİTABI

        Uğradığımız felâketlerin ardından bir müddet âh ü vâh ettikten sonra herşeyi ve her tedbiri bir tarafa bırakmak âdetimizdir.

        Bu âdetimizi 17 Ağustos’tan sonra da aynen yerine getirdik! Önce şaşırdık, birkaç ay hep depremden konuştuk, “Şunu yapalım, bunu yapalım” dedik ama sonra korkumuzu ve şevkimizi bir tarafa bırakıp herşeyi unuttuk! Gerçi bazı güçlendirme faaliyetlerine girişip bir-iki tedbir de aldık ama İstanbul’un önceki asırlarda uğradığı âfetin, özellikle 1766 depreminin gelecekteki benzerinin yanında bu tedbirlerin ne işe yarayacağını Allah bilir...

        Marmara’nın kaderinde maalesef yazılı olan depremin nasıl bir musibet olduğunu anlayabilmek için çok eski senelerdeki felâketlere uzanmaya lüzum yok, Dr. Sema Küçükalioğlu Özkılıç’ın geçenlerde çıkan ve temelini doktora tezinin teşkil ettiği “1894 Depremi ve İstanbul” isimli eserini gözden geçirmeniz kâfidir... Yazar, kitabın arka kapağında da ifade edildiği gibi hakikaten iğne ile kuyu kazar gibi çalışmış ve hem deprem ile ardından yaşananları, hem de güç-belâ girişilen imar faaliyetini ibret nümunesi sergiler gibi anlatmış...

        15 Temmuz’da yaşadığımız travma bize 17 Ağustos felâketini unutturursa, hâlimiz fenadır! Zira devlet bünyesine sızmış çeteleri yahut örgütleri temizleme kudretine sahiptir ama tabiatın vuracağı darbeleri önlemenin çaresi yoktur ve geleceği muhakkak olan tabiî darbeleri en az zararla atlatmanın yolu sadece eski acıları hatırlamaktan ve tedbirden geçer.

        Diğer Yazılar