Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bir depremler ülkesi olan ve bu acıyı asırlardan buyana yaşayan Türkiye’de depremle ilgili en eski belge, İstanbul’da 14 Eylül 1509’da yaşanan âfetin ardından hazırlanmış olan hasar raporudur. Arşivlerimizde el atılmamış böyle daha binlerce belge vardır ve bu belgeler ciddî deprem uzmanları ile tarihçilerin ortak çalışmaları neticesinde gün yüzüne çıkmayı beklemektedirler.

        Ege tarafları günlerden buyana zangır zangır sallanıyor, işin uzmanları her sarsıntının ardından depremleri yorumluyor, ciddî yayını olmayıp da ekranda görünme heveslisi jeologlar, sismologlar ve jeofeşmekâncıların ise her biri ayrı telden çalıyor...

        Daha önce de defalarca yazdım ve söyledim: Türkiye bir depremler memleketidir, asırlarca sallanıp durmuştur ve dolayısı ile de arşivlerimizde bu depremler hakkında dünya kadar evrak mevcuttur! Sarsıntı raporlarından hasar tesbit belgelerine, depremler ile alâkalı hemen herşeyin kaydedildiği günlüklere ve onarıma harcanan paraların dökümüne kadar dünya kadar belge...

        TOPLU ÇALIŞMA GEREKİYOR

        Ama deprem uzmanları, daha doğrusu işin reklâmında değil de ilmî tarafında olan uzmanlar ile arşivi bilen tarihçiler her nedense biraraya gelip bu topraklarda asırlardır yaşanan bu felâketin ayrıntılı geçmişini bir türlü toparlayamadılar. Bu konuda ve özellikle de son senelerde bazı büyük depremler hakkında gerçi birkaç ciddî çalışma yapıldı ama deprem tarihimiz hakkında genel bir inceleme ortaya konamadı.

        Bugün bu sayfada, geçmişte yaşadığımız bazı depremler hakkında Osmanlı Arşivleri’nde bulunan birkaç önemli belgeyi nakledeceğim.

        İstanbul’da 14 Eylül 1509’da yaşanan büyük depremin hasar raporu. Bu rapor, deprem tarihimizin ilk belgesidir.

        - 1509 İSTANBUL DEPREMİNİN HASAR RAPORU:

        İkinci Bayezid zamanında yaşanan ve İstanbul’un uğradığı en büyük felâketlerden olan 14 Eylül 1509’daki depremde birçok camiin yanısıra henüz yeni inşa edilmiş olan Topkapı Sarayı’nın bazı bölümleri ile padişahın dairesi de çökmüş, Sultan Bayezid ölümden namaza kalkmış olması sayesinde kurtulmuştu.

        Aslı Topkapı Sarayı’nda, görüntüsü de Osmanlı Arşivleri’nde TS. MAD. 9567 numarada bulunan ve elimizdeki en eski deprem raporu olan belgede depremde hasar gören camilerin listesi yeralıyor. Belgenin devamının asırlar içerisinde kaybolmuş olmasına rağmen, elimizdeki sayfaları o senelerde inşa hâlinde bulunan şehirde nasıl büyük bir âfet yaşandığını gösteriyor.

        Belgeye göre hasara uğrayan mekânlardan bazıları şunlar: Atik Ali Paşa’nın Dikilitaş yani Çemberlitaş, Karagümrük ve Edirnekapı’daki camileri, İbrahim Paşa Camii’nin yanındaki mektep, Gazi Davud Paşa’nın camii, medresesi ve imareti, Hafız Ahmed Paşa, Bâbüssaade Ağası Hüseyin Ağa, Haseki Sultan, Bâbüssaade Ağası Sinan Ağa ile Gazi Murad Paşa’nın camileri ile mescidleri...

        Raporda hasarlar ayrıntıları ile anlatılıyor, meselâ Hüseyin Ağa Camii’nden bahsedilirken “Cami-i Şerîf’in tavanı, duvarları, şerefesine kadar minaresi tamamen harab olmuştur. Geri kalan kısımları dahi tehlikelidir ve İstanbul Kadısı Efendi ile Mimar Ağa’ya bildirilerek yıktırılmıştır” deniyor.

        İkinci Bayezid.

        - İZMİR DEPREMLERİ:

        Ege taraflarında meydana gelen depremler hakkında da arşivde hayli belge bulunuyor. Meselâ İ. DH. 947/74927 arşiv numaralı ve 1 Nisan 1885’te İçişleri Bakanlığı’ndan Başbakanlık’a gönderilen yazıda Karaburun, Urla, Çeşme, Alaçatı ve Gümüş Adaları’nda meydana gelen depremlerde çok sayıda kişinin evsiz kaldığı bildiriliyor ve bu kişiler için yapılan harcamalardan bahsediliyor.

        - TEKNOLOJİDE HÂLÂ YENİLİK YOK:

        Depreme maruz kalan insanoğlu, asırlar boyunca, depremi önceden haber veren bir teknoloji arayışı içerisinde olmuştu. Osmanlı Arşivleri’nde bulunan ve Y. MTV. 80/123 numaralı evrak da bu arayışı gösteren belgelerden biri... Londra Büyükelçisi Rüstem Paşa, Yıldız Sarayı’na 5 Ağustos 1878’de gönderdiği şifreli telgrafta “15 Temmuz tarihli telgrafınıza cevaptır: En fazla itibar gören ilim adamlarından alınan bilgiye göre depremin olacağını önceden haber veren bir âlet mevcut değildir ama zelzelenin meydana geldiği andaki şiddetini ve yönünü gösteren bir âletin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Sözünü ettiğim bu âletin ayrıntılarını talep ettim, geldiğinde göndereceğim” diyor.

        Bunlar, asırlar boyunca uğradığımız deprem belâsı hakkında arşivlerimizde mevcut binlerce evraktan sadece birkaçı... Deprem uzmanları ile tarihçiler arşivlerde beraberce çalıştıkları takdirde daha neler öğrenileceğini de siz tahmin edin...

        Urla, Çeşme, Karaburun ve Alaçatı’da 1 Nisan 1885’te meydana gelen deprem ile ilgili bir yazışma.

        ADAM HEM PROFESÖR HEM DE SAHTEKâR İSE İŞ MEDYAYA DEĞİL, YÖK’E DÜŞER!

        Geçen çarşamba günü “Deprembilimin neye yaradığını bir anlayabilsem!” başlıklı bir yazı yazmış, deprem uzmanı oldukları söylenen hocaların ekranlarda birbirlerinin tam tersi sözler ettiklerini hatırlatmış, “İşe yarar bir fikriniz varsa konuşun, şayet yoksa Allah rızası için susun ve insana ‘Deprembilim denen meslek neye yarar?’ dedirtmeyin” demiş, yazıyı “Dostum Celâl (Şengör) kusura bakmasın ama vaziyet maalesef budur!” diye bitirmiştim.

        İstanbul’un bazı yerleri, 1894 depreminden sonra bu vaziyette idi.

        UNVAN SAHTEKÂRLARI

        Celâl kusura bakmamış, yazımla ilgili kısa bir mektup gönderdi: “Yazını büyük bir üzüntü ile okudum, ama orada yazdıklarına hak vermemek ne mümkün? ‘Celâl kusura bakmasın’ demişsin. Tam tersi: Bir rezaleti ortaya döktüğün için sana şükran borçluyum. Yıllardır aynı şeyi ben de söylüyorum, ama nafile. Kâğıda döktüğün rezalet -olmayan- üniversitelerimizin trajedisini ve medyanın aczini ne güzel ifade ediyor. Hayatında deprem konusunda tek bir uluslararası dergide yayını olmayan -yani ciddî hiçbir araştırması olmayaninsanlar ‘uzman’ diye halkın karşısına çıkartılmaya devam edilirse sonuç bu olur, ellerine sağlık” diyordu. Hafta içerisinde karşılaştığımızda da İTÜ ile alâkaları olmayan bazı kişilerin televizyonlara çıktıklarında isimlerinin altına “İTÜ Profesörü” ibaresini yazdırdıklarını anlattı.

        Şimdi, Celâl’den “kusura bakmamasını” tekrar rica ettikten sonra söyleyeyim: Basının görevi, devlet memurluğunda girişlerdeki güvenlik soruşturmasının benzerini yapmak değildir; “Profesör” unvanı olan ve zaten bilinen adamın biri gelip de “Ben, İTÜ’de hocayım” dediği takdirde söylediği doğru kabul edilir, zira bir akademisyenin sahtekârlığı bu seviyeye indireceği hiçbir gazetecinin hatırına gelmez. TV’lerdeki birkaç dakikalık program için aranan konunun uzmanıdır ama televizyoncu yahut gazeteci uzmanın bilimsel seviyesini ve akademik yayınının bulunup bulunmadığını hem bilemez, hem de bunu araştırmak basının vazifesi değildir. Gazeteci, o kişinin uzmanlık alanına ve unvanına bakar, o kadar!

        ÜNİVERSİTE SUSMASIN!

        Prof. Dr. Celâl Şengör’ün sözünü ettiği iş üniversitelere ve YÖK’e düşer! İTÜ ile hiçbir alâkası olmayan adam ekranda isminin altına “İTÜ Bilmemne Fakültesi Öğretim Üyesi” ibaresini yazdırdığı takdirde bu üniversitenin rektörü, sözcüsü yahut bir başka bölüm başkanı çıkar, “Bu herif bizden değildir, yalan söylüyor” der ve adamı bir daha böyle sahtekârlıklar yapamayacağı hâle getirir.

        Londra Büyükelçiliği’nden 5 Ağustos 1878’de Yıldız Sarayı’na gönderilen ve depremi önceden haber verecek bir âletin bulunmadığını bildiren telgraf.

        SUÇLU AMA ÂCİZ DEĞİL

        Medyanın bu işte hatâsı yok mu; var, hem de dünya kadar! Hatâ, reyting uğruna her biri başka telden çalan üniversite mensuplarının ekrana çıkartılması ama program sunucularının konukların ettikleri sözlere kulak vermemeleri, “Sen böyle diyorsun ama filânca hoca başka türlü konuşuyor” deyip işin doğrusunu soruşturmamalarıdır.

        Dolayısı ile bütün bu işlerde medyanın hatâsı çoktur ama aczi yoktur; acze düşenler unvan sahtekârlıklarını ve bilimsel yayınları denetlemekle görevli olan üniversiteler ile YÖK’tür.

        Diğer Yazılar