Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Bizde, asırlar öncesinden Cumhuriyet’in ilk senelerine kadar devam etmiş bir kural vardı: Bütün resmî muamelelerde ve mahkemelerde yemin gerektiği zaman “Vallahi” ifadesinin kullanılması…

        “Vallahi” diyenler sadece sıradan vatandaşlar değildi, seçimi kazanmış milletvekilleri Meclis’in açılışında ettikleri yeminde “Vallahi” derlerdi ve “Allah’a yemin ederim ki…” mânâsına gelen bu sözü cumhurbaşkanı, yahut o zamanki ismi ile “reisicumhur” da göreve başladığı sırada kullanmak zorunda idi…

        Metni 1924 Anayasası’nın 38. maddesinde yazılı olan ve Mustafa Kemal’in 1 Kasım 1927’de ikinci defa cumhurbaşkanlığına seçilmesinin ardından Meclis’te ettiği yeminin metnini aynen nakledeyim:

        “Reisicumhur sıfatı ile Cumhuriyet’in kanunlarına ve hakimiyet-i milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk Milleti’nin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarf-ı mesai, Türk Devleti’ne teveccüh edecek her tehlikeyi kemâl-i şiddetle men, Türkiye’nin şan ve şerefini vikaye ve ilâya ve deruhte ettiğim vazifenin îcâbâtına hasr-ı nefs etmekten ayrılmayacağıma Vallahi”.

        Şimdi, bu yemin metnini günümüzün Türkçesi ile vereyim:

        “Cumhurbaşkanı sıfatı ile Cumhuriyet’in kanunlarına ve millî egemenlik esaslarına uyarak bunları korumaya, Türk Milleti’nin mutluluğuna sadakatle ve bütün kuvvetimle mesai harcamaya, Türk Devleti’ne yönelecek her tehlikeyi eksiksiz bir şiddetle mene, Türkiye’nin şan ve şerefini koruyup yükseltmeye ve üstlendiğim vazifenin gereklerine nefsimi vakfetmekten ayrılmayacağıma Vallahi”.

        Bir metnin “Türkçe’den Türkçe’ye tercümesi” maalesef böyle kuru ve takır-tukur oluyor; bazı kelimelerin, meselâ “nefs”in karşılığı da henüz uydurulmadığı için aynen kullanılmasından başka çare kalmıyor!

        BU NE BİÇİM TÜRKÇEDİR?

        1928’de o zamanki ismi “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu” olan Anayasa’da değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin arasında yeni bir yemin metni de vardı ve “Vallahi” sözünün yerini “namusum üzerine söz veririm” ifadesi aldı.

        Derken, bu metin de defalarca değiştirildi ve 1982 Anayasası’nın 103. maddesine şu şekilde girdi:

        “Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılaplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim”.

        Sonradan yapılan değişkliklerde aynen bırakılan bu metin gerek Türkçe, gerek noktalama, gerekse de ifade biçimi bakımından bozuktur! Destan gibi uzun mu uzun bir cümle kurulduğunda ifadeyi düzgün şekilde muhafaza edebilmek hayli maharet ister ve 1982 Anayasası’nı hazırlayanlar bu maharete pek sahip olmadıkları için böylesine tuhaf bir satırlar yığınını kaleme almışlardır…

        “Devletin varlığı ve bağımsızlığını…” yahut “…insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsü” ne demektir, bu ifadeler nasıl bir Türkçe’dir, buyurun, siz karar verin!

        23 MAYIS 1950’DE SON BULDU!

        “Cumhurbaşkanları göreve başlarken yemin ediyorlar, peki, devletin daha önceleri başında bulunan padişahlar da tahta geçtiklerinde yemin ederler miydi” diye merak edebilirsiniz…

        Hayır, etmezlerdi, daha doğrusu son iki padişahtan, Sultan Reşad ile Sultan Vahideddin’den önceki padişahlar yemin etmezler, aksine devletin önde gelenlerinden “biat” alırlar, yani padişah değil teb’ası bağlılık yemini eder ve Eyüpsultan Camii’nde düzenlenen “kılıç kuşanma” merasiminin ardından hükümdar meşruiyet kazanmış olurdu…

        Bu törenlerin diğer şartları Eyüpsultan’daki merasimde zamanın en yüksek rütbeli din adamı olan Şeyhülislâm’ın Fetih Suresi ile bir başka sureyi okuyup ardından dua etmesi, devletin başkanı olan padişahın da iki rekât namaz kılması idi.

        Hükümdarların, özellikle de Avrupalı hükümdarların meşruiyetlerinin başlangıcı olan taç giyme törenleri” vardır ya… Bizim “kılıç kuşanma” merasimimiz de işte o taç giyme törenlerinin Şark dünyasındaki karşılığı idi.

        Bana bütün bunları, unuttuğumuz diğer âdetleri ve meselâ top atılması geleneğini Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan için önümüzdeki pazartesi günü düzenlenecek yemin merasimi hatırlattı…

        Kralın, kraliçenin yahut imparatorun işbaşına gelmesi münasebeti ile yapılan merasimlerde top atılması eski bir âdettir ve Osmanlı Devleti’nin selâm toplarının yaygınlaştığı son devirlerinde de bu âdete riayet edilmiş, cülûs törenlerinde 101 pâre top atılmıştır.

        Bizde bu âdet son defa 23 Mayıs 1950 akşamı Celâl Bayar’ın Meclis’te Cumhurbaşkanlığı yeminini etmesinin ardından yerine getirildi, Ankara’da 101 pâre top atıldı ve gelenek bildiğim kadarı ile sonradan rafa kaldırıldı…

        UNUTTUĞUMUZ ‘FETİH GÜLBANGI’

        Cumhurbaşkanlığı yahut başkanlık yemini törenleri Birleşik Amerika’da ve Avrupa’da protokol dâhilinde fakat festival havası içerisinde icra edilirler ama aynı törenler Türkiye’de senelerden buyana sönük, kuru ve ruhsuzdurlar!

        Sistemin değişip “Cumhurbaşkanlığı”nın yerini henüz açıkça telâffuz edilmese bile “Başkanlık”ın almış olmasının ardından yemin törenlerini canlandırmak da artık şart gibidir ve dolayısı ile diğer eski geleneklerimizi hatırlamakta da fayda vardır…

        “Vallahi” ifadesi ile Kur’an’a el basılması âdeti gibi…

        “Washington’da adam İncil’e el basıyor; Kur’an bizim törenlerde de bulunsa, üstelik yasalar buna engel değil” diyeceğim ama etraftan “Bak, gerginliği nasıl da arttırıyor!” nidâlarının yükseleceğini tahmin ettiğim için sükût edeceğim ve sönük merasimleri coşturacak bir başka vasıtayı hatırlatacağım: “Mehter”i…

        Yeminin hemen ardından mehter yeri-göğü inletirken 101 pâre top atıldığını hayâl edin… Atışların tamamlanmasından ve mehterin de susmasından sonra tiz sesli hânendenin bir çeşit dua olan “fetih gülbangı”nı okuduğunu, mehterin karşılık verdiğini, Türk bayrağınn yanında açılmış tarihî sancakları, geçmişteki 16 Türk Devleti’ni temsil eden askerleri ve merasimin böyle rengârenk atmosfer içerisinde nihayet bulduğunu düşünün…

        Önümüzdeki pazartesi günkü törenden bir sonraki merasin bundan ancak beş sene sonra yapılabilecektir ve bu törene ruh vermek için çaba göstermenin şimdi tam zamanıdır!

        Diğer Yazılar