Habertürk
    Takipde Kalın!
      Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

        Özellikle son günlerde bir soruya takıntılıyım. Diyorum ki, acaba Oğuz Atay romanını bugünlerde yazsaydı adını yine “Tutunamayanlar” mı koyardı, yoksa bugüne daha uygun diye “Kaybedenler” mi?

        Bence bugünlere “Kaybedenler” başlığı çok daha uyuyor. Çünkü Tutunamayanlar’da yaşadığı günlere uyum gösteremeyen, gidişattan memnun olmayan insanların isyanı ve direnişleri anlatılıyordu.

        Yani orada tespit edilen durum hiç iç açıcı olmasa da yine bir değişimi, bir güzelliği en azından yakalama umudu vardı.

        Bugün en azından meslekleri, eğitimleri olan, kimliğini mesleğiyle oluşturan, yaşadığı toplumdan sadece huzur ve ailesi için güzel bir gelecek isteyen insanların, bir güzellik yakalama umudu maalesef tükenmektedir.

        Bizler yıllardır bu umudumuzu bir şekilde canlı tutmaya çalıştık, ama bu Ortadoğu belasını Türkiye’ye taşımaya pek hevesli olanların çabaları sonucunda tutunamadığımız gibi artık tamamen kaybettik de.

        Beladan hoşlanan kindarların birbirleriyle savaşmasını yıllardır gözlerimizin önünde görüyoruz. Zaten kısa olan hayatı bir nebze güzel yapma çabalarımızı bir anda silip süpüren bu kişiler sayesinde bizler Türkiye sahnesinde artık yokuz. Bizler kaybedenler sınıfı olarak çaresizce izlemekle yetinmek durumundayız.

        MİLLET NEYLE MEŞGUL, BİZ İSE...

        Tutunamayanlar-kaybedenler ikilemini her an düşünür oldum ve hiç ummadığım bir anda, hiç beklemediğim bir alanda bu ikilem ve aklıma getirdikleri karanlık bir tablo olarak karşıma çıkıveriyor.

        Örneğin, korkunç terörün yaşandığı gün New York Times’ın internet sitesine bakıyordum. Sitenin videolar bölümünde, bizdeki olay birinci sıradaydı. (Zaten güzel bir şeyle birinci sıraya oturmamız galiba artık mümkün değil.)

        Korkunç görüntüler bitince sitenin işleyiş kurallarına göre sıradaki videolar gelmeye başlıyordu. Sonraki video, New York’un en güzel çöreğini bulma arayışı üzerine yapılmıştı.

        Bu videoyu görünce tam anlamıyla içim buruldu. “Millet nelerle uğraşıyor, biz nelerle” diye düşünmeye başladım. O şehirdeki insanların, o günkü en önemli sorunu, güzel yiyecek ve içecekle ilgiliydi. Biz ise yaşadığımız şehirlerde “Acaba sokağa nasıl çıksak da ölüm tehlikesini en aza indirsek” diye uğraşıyoruz. O gazete bizde yayınlansaydı, video bölümündeki en popüler video “Şehirde terör saldırısına uğramanın, bela riskinin en az olduğu mekânlar” gibi bir şey olurdu herhalde.

        Global dünyada belirli bir düzeyi tutturmuş ülkelerin insanlarının yaşam süresi beklentileri, üç aşağı beş yukarı aynı. Hepimiz aslında bu dünyada çok az yaşıyoruz. Hayat bu kadar kısa ve güzel olmasına rağmen bu coğrafyada beladan hiç bıkmayanların hepimizin hayatını belirlemesi acıklı ve isyan ettirici değil mi.

        Evet o ülkede insanlar sabah kalktıklarında en iyi çöreği bulmayı kendilerine dert edinecekler, ertesi gün ise daha detay bir şeyi düşünerek yaşayacaklar. Aslında normali de budur. Onlar normal, bizler anormaliz. Çünkü biz her sabah PKK, IŞİD ve Esad’ı, “Acaba bugün nerede bomba patlayacak, acaba kaç şehit haberi gelecek?” diye düşünüyoruz. Bu anormal yaşam aslında hepimizi birer sinir hastası yapıp saldı ortaya.

        Normal demokratik ülkelerde insanlar, “Toplam hayat kalitemi nasıl artırırım?” diye düşünüyor. Zaten var olan güzelliklere daha fazla güzellik katmak için uğraşıp kafa yoruyor. Bunları bilerek ve normalin böyle olduğunu düşünerek bu ülkede yaşamak hayli zor, hatta katlanamaz olmaya başladı. Kaybedenler sınıfının ruh hali bu durumdadır işte.

        Diğer Yazılar