Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Bizim sosyal medya girdabında iki günde bir patlak verip ideolojik çarpışmalara da evrilebilen linç kampanyalarına benziyor ama tam da öyle değil. “İptal kültürü”, nihai terminatör işlevi görüyor. Linç kampanyalarında ise hevesler çabuk sönüyor, sıradakine geçiliyor. Gerçekten kabahatli olabilen hedef kişiler saldırıyı hafif yaralı atlatıyor; toplumun bir kesimince siyasi fikirleri beğenilmeyenler tehdit de edilebiyor ama hayat devam ediyor.

Bir kavram olarak Amerikan literatürünün ürettiği “iptal kültürü” ise tosladığı şöhreti ya da herhangi bir şirketi, hareketi veya fikri paralıyor, piyasadan siliyor, en azından hedefteki kişinin çevresini eksiltiyor. Harvey Weinstein’ın bir kadın canavarı olduğu çok belli ama daha taciz-tecavüz suçlarından yargılanmadan toplu hücum sonucu “iptale” uğradı, film piyasasındaki süksesini, şirketteki payını herşeyini kaybetti. Amerikan Merriam-Webster sözlüğüne göre “iptal kültürü” kavramı 2017’de Weinstein vakası sonrası başlayan “MeToo” hareketiyle yerini bulmaya başladı.

Talat Bulut ise dizi çalışanı tarafından tacizle suçlanınca büyük linç yedi. Savcı yeterli delil olmadığı için takipsizlik verdi. Kadının beyanı esas alınmadı. Bulut, film ve reklam anlaşmaları iptal edildiği gerekçesiyle açtığı 100 bin liralık manevi tazminat davasını kaybetti ama dizideki rolü sürüyor; varlığı iptal edilmedi. Ozan Güven de eski sevgilisine şiddet uyguladığı için lince uğradı, hatta Cem Yılmaz da payını aldı. Yapımcı şirket “yargı süreci tamamlanana kadar” diyerek dizideki rolünü iptal etti. Olay şimdilik soğudu, devamını göreceğiz.

ELEŞTİRİ DEĞİL SOSYAL CİNAYET

Fakat iptal kültüründe esas mesele düşünsel alanda; yakıcı konularda serbest tartışma ortamını, hoşgörü iklimini yok eden boyuta vardığı için tehlikeli bir sansür hareketi olarak algılanıyor. Sesi daha yüksek çıkan, daha kalabalık gruplar farklı fikirleri, çoksesliliği öldürüyor. Çoğunluğun beğenmediği en ufak bir falso, fikir sahibinin işini kaybetmesiyle sonuçlanabiliyor.

ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesi sonrası yaşanan isyan ortamında iptal iklimi daha da kızışıyor. Yayın ve bilim kurumları da yüksek sesin takipçisi olup fikir çeşitliliğini kısıyor. Örneğin New York Times’ın editoryal sayfalarının yönetmeni James Bennet, Cumhuriyetçi Senatör Tom Cotton’un yazısına yer açtığı için hedefe konuluyor. Gazete çalışanlarınca da yaylım ateşine tutuluyor. Senatörün, ırkçılığı protesto gösterilerine askerle müdahaleyi savunan yazısı sadece internette yayınlanıyor, kağıt baskıya alınmıyor ve editör Bennet istifa ediyor.

New York Times’ın muhafazakar eğilimli köşe yazarı Bari Weiss, sol liberal akımları eleştirdiği için gazete bünyesinde bile ırkçı ve Nazi diye mobbinge uğrayınca istifa ediyor. “Gazetenin esas yönetmeni artık Twitter” diyerek bir açık mektup da yayınlıyor. Weiss’a göre iptal kültürü, eleştiri değil, direkt cezalandırma safhasına geçiyor ve sosyal cinayete varıyor.

Bu ortamda 150 aydın, özgür tartışma geleneğini örseleyen iptal kültürüne yönelik eleştirel bir açık mektup yayınlıyor. Aralarında Noam Chomsky, Margaret Atwood, Gloria Steinem, Wynton Marsalis ve JK Rowling gibi önemli isimler var.

JK Rowling

Rowling’in “kadınlığı adet görmeye indirgediği” bir tweet’i nedeniyle “transfobik” damgası yediği döneme denk geliyor. Rowling, trans bireylerin haklarını savunduğunu iddia etse de sosyal medyada toplu hücum sonucu Harry Potter oyuncuları Daniel Radcliffe ve Emma Watson, yazarla ilişkilerini kestiklerini ilan ediyor. Fantastik Canavarlar’ın başrolündeki Eddie Redmayne de aynı yolu izliyor.

İmzacılar mektupta diyor ki; “Tartışmalı yazıları yayınlayan editörler işinden oluyor, kitaplar piyasadan geri çekiliyor, gazeteciler artık belirli konuları yazamıyor, üniversiteler derslerde tartışmalı edebi eserlerden alıntı yapan öğretim üyeleri hakkında soruşturma açıyor. Özgür düşünceye karşı bu sansürcü tavır demokrasiye tehdittir. Mesleki kötü sonuçları olmadan farklı fikirleri korumalıyız. Yaptığımız işle ilgili bu meseleyi biz savunmazsak, kamuoyu ve devlet bizim adımıza hiç savunmaz.”

Fakat bu mektup da rahatsızlık yaratıyor, eleştiriliyor ve hatta alaya alınıyor. “Kendilerine yonttukları aptal bir iş olduğu belliydi, onun için imzalamadım” diyen gazeteciler çıkıyor. Hatta Rowling ile aynı mektuba imza koymak transfobi göstergesi olabiliyor.

BEYAZ AKLIN ELEŞTİRİSİ

Irkçılık ve cinsiyetçilik gibi güncel sıcak konuların kökenine inildikçe Artik Çağ ve Aydınlanma filozoflarına kadar uzanıyor tartışma. ABD’deki ırkçılığı protesto gösterilerinin Avrupa’ya sıçraması üzerine sadece köle tüccarlarının heykelleri yıkılmakla kalmıyor, çağ açan felsefi akımlar da ırkçılık bağlamında tartışmaya açılıyor. Almanya, Kant’ın doğa bilimleri ve antropoloji üzerine yazılarındaki ırkçı motiflerin bugüne hangi izleri miras bıraktığını, Aydınlanma filozofunun ırkçı olup olmadığını tartışıyor.

“Salt Aklın Eleştirisi” gibi temel eserlerinde yer almayan fikirleri deşiliyor. Kant insanların aynı kökenden geldiğine inanmakla birlikte, farklı iklim koşulları nedeniyle dört ayrı ırkın oluştuğunu; bunların çalışkanlık, akıl yürütme ve kültürel üretim konusunda farklılaştığını, hepsine birden yetkin olan tek ırkın beyaz ırk olduğunu savunuyor. Ardından sırasıyla “sarı yerliler”, siyahlar ve Amerikan yerlileri geliyor. Almanya’daki tartışmada bazı felsefeciler Kant’ın biyolojik bir hiyerarşi kurduğunu, bunun siyaseten ırkçılık olmadığını, filozofun her insan onuruna layık gördüğü evrenselciliğine değer verilmesi gerektiğini savunuyor. İptal kültürüne yakın olanlar ise Kant’ın insan onurunun dokunulmazlığı derken sadece “beyaz erkekleri” kastettiğini, Kant ile birlikte Hegel’in de masum olmadığını, ırkçı önyargılar beslediklerini, tarihi sorumluluk paylarının ortaya çıkarılıp iyice bilinmesi gerektiğini söylüyorlar. Kant’ın kadınlara ilişkin önyargıları da aforizmalarıyla ortaya seriliyor: “Seven erkek kıskanır, kadın da kıskanır ama sevmeden…” gibi.

İptal tartışması Milattan Önce’ye de geri sarılıyor…

Chicago Üniversitesi’nden felsefeci Agnes Callard New York Times’ta “Aristoteles’i iptal etmeli miyiz?” başlıklı bir yazı kaleme alıyor. Anlatıyor Aristo’nun kölecilik kurumunu nasıl savunduğunu, kadınları nasıl yetkin varlıklar olarak görmediğini. Kant ve Hume gibi filozofların da ırkçı tezler ileri sürdüğünü, fakat Aristo’nun ahlak öğretisinde eşitsizliğin çok daha derinlere indiğini yazıyor. “Peki işlediği bu ideolojik suçlar onun da iptal edilmesini gerektirir mi? Ölümünden binlerce yıl sonra onun ahlak öğretileri ders kitaplarından çıkarılmalı mıdır” sorusunun ardından Aristo’nun savunmasına geçiyor. Bugünkü eşitlikçi düşüncenin temellerinin çözümünde bize yardımcı olacağını ileri sürüyor. “Aristo düşmanımız değildir. Aynı fikirde olmadığımız kişilerle 'dostça anlaşmamayı' başarmalıyız” güncel mesajını veriyor.

Politika’yı yeniden ele alıp göz gezdirince 'dostça anlaşmamanın' zorluğu da farkediliyor: Aristo’ya göre her insan sınıfının kendine öz ödev ve ona uygun erdemleri vardır, erdem tam teşekküllü olarak sadece erkekte ortaya çıkar, zaten sadece erkekler yetkin insanlardır. Gereken şeyleri zekasıyla önceden görebilen kimse doğaca yönetici ve efendidir, bunları beden gücüyle yapabilen kimse ise köle olarak yaratılmıştır. Kadın ve köle ayrı ayrı ayrı işlere baktığı için birbirine karıştırmamak gerekir. Bazı Yunan olmayan (barbar) topluluklar ise bunu anlayamaz, kadınla köleyi birbirinden ayırmazlar. Kimilerinin gerçekten özgür olabilmesi için ötekilerin köle olması; uygar bir halkın kendi kültürünü sürdürebilmesi için öteki ırkları sömürmesi ve onları tüm insan haklarından yoksun bırakması gerekir. Hayvanlar sahiplerine akılla değil söz dinleyerek hizmet ederler, köleler de farklı değildir. Her ikisi de bedensel işlerin yerine getirilmesine yarar. Doğa özgür kişilerle kölelerin bedenlerini ayrı ayrı yapmayı amaçlamıştır…

Denilebilir ki Aristo kendi zamanına uygun düşünce kuruyordu. Fakat Politika’da “efendi ile köle arasında doğadan bir farklılık yoktur” diyenlere itiraz ettiğine göre, insanların eşit doğduğunu savunanlar da vardı.

Kadınların yetkin olmadığı iddiasına gelince; Batılı ilk filozof kabul edilen Thales’in gökteki yıldızları incelerken önünü göremeyip kuyuya düşmesine gülen Trakyalı hizmetçi kızın hikayesini herhalde Aristo da biliyordu. Homeros’un destanlarındaki kadınlardan ya da Platon’un diyaloglarında geçen ve Sokrat’a bazı öğretileri aktardığı söylenen Diotima’nın varlığından da mutlaka haberdardı.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00