Çokça sorulan bir sual var.
“Bir yandan ekonomi kötü deniyor, bir yandan dolar düşüyor. Bu nasıl oluyor?”
Çok yerinde bir soru gibi görünmekle beraber aslında “amatör sorusu”.
Ekonomiyi kur ve faizden ibaret zannedenlerin soracağı bir soru.
Ancak bu soru bana da çokça sorulduğu için, bu amatör soruya mümkün olan en “profesyonel” yanıtı vermek istedim.
Bu yüzden de Türkiye’nin çok önemli bir bankacısına ve işadamına bu soruyu aktardım.
“Madem ekonomi kötü, kur niye artmıyor, faiz düşmesine rağmen dolar niye yükselmiyor?”
Yanıt çok basit ve kısa idi:
“Çünkü piyasada dolara talep yok. Piyasada para yok. İthalat yapılmadığı için dolar ihtiyacı da yok. Nasıl ki, konut talebi olmadığı için konut fiyatları artmıyor hatta düşüyor, bazen maliyetinin altında bile olabiliyorsa dolara da talep olmadığı için dolar fiyatı da artmıyor. Turizm sezonu olduğu için döviz girişi de yüksek. Bu da fazladan katkı yaparak düşük seyri mümkün kılıyor.”
Bu kadar basit mi?
Evet, bu kadar basit.
Aynı kişiye faizin düşmesini de soruyorum.
“Dolara talep olmayınca faiz düşürülebiliyor. Kuru etkilemiyor. Ekim ayında bir miktar daha düşürülebilir. Hâlâ düşürme marjı var”
Peki ekonomi yapısal olarak iyileşti mi?
“Hayır henüz değil. Durgunluk sürüyor. Üretimde düşüş sürüyor. Piyasadaki hareketsizlik sürüyor. Şu anda turizm nedeniyle nispi bir hareket var gibi görünüyor ama ihracat ve turizm dışında piyasa fazla durgun. Turizmde sayısal artış parasal artışa yansımıyor. Misafir sayısındaki artış, gelir artışıyla aynı oranda olmuyor.”
Peki iyi şeyler var mı?
“Var. Türkiye daha önce olmayan bazı unsurlarından para kazanmaya başladı. Bunların başında sağlık turizmi geliyor. Sağlık turizmi için dünyanın her yerinden gelen çok ciddi bir hasta potansiyeli oluştu. Giderek artıyor. Bir diğeri de yabancı öğrenciler. Şu anda Türkiye’de yaklaşık 200 bin yabancı öğrenci var. Bunların yıllık harcaması 10 bin doları buluyor. Okul, yurt veya barınma, yeme içme, eğlenme harcamaları toplamı bu civarda. Bu da 2 milyar dolar ve artma eğiliminde.”
İşin özü şu.
Türkiye, bir anda krize yuvarlanma riski içinde değil.
Ama yapısal bozukluklar içten içe kemiriyor.

 

***

Turizmde her rekor rekor mudur?

Turizm demişken, medyamızda sürekli olarak “rekor” haberleri ile yer alan turizmimize bir göz atalım.
İyi olan taraf şu: Türkiye’ye gelen turist sayısında ciddi artış var. Batılı turist sayısı da artıyor. Etrafa bakarak sadece Araplar var zannetmeyin. Avrupalı turist sayısı da artıyor.
Ancak kişi başı turizm geliri düşüyor. Yani gelen her bir turistten aldığımız para azalıyor.
Bunu ben söylemiyorum, resmi veriler, sayılar söylüyor.
Mesela son 10 yıl içinde turist başı gelirde dramatik bir düşüş var.
2008 yılında Türkiye’ye gelen her turist ortalama 742 dolar bırakıyormuş.
2018 yılında bu sayı 617 dolara düşmüş.
Yüzde 18’e yaklaşan bir düşüş.
Dolardaki enflasyonu da hesaba katarsak durum daha da vahim.
Biraz daha geriye gidip bakarsak durum iyice tatsız.
Mesela 2002 yılında kişi başı turist harcaması 816 dolar.
2003’te 850.
Enflasyondan arındırdığınız zaman fark daha da büyük.
Görülen o ki, turizmden kişi başı elde ettiğiniz gelir, ülke imajıyla da doğru orantılı.


***

Hak etmediysen acısı çıkar

Kamuda çift maaş alanlar tartışılıyor.
İyi bir şey.
Tartışmaya, konuşmaya, eleştirmeye başlayan toplum normalleşiyor demektir.
Gelişmeye, normalleşmeye işaret eder.
Kamuda da, özel sektörde de çift maaş iyi bir şey olmamakla beraber, yetenekli, iş bilir, başarılı çalışanların elde tutulması için zaman zaman gerekli olabilir.
Ancak çift veya daha fazla maaş sadece ve sadece “iktidara yakınlıkla” elde edilebiliyorsa ve yetenekle, başarıyla, fazla işin üstesinden gelebilme kapasitesi ile ilgili değilse o zaman rezalettir, nepotizmin dik alasıdır.
Nobel almaya aday bir bilim adamını Türkiye’de tutabilmek için iki değil, 10 farklı kurumdan maaş vermeyi, 10 farklı kurumdan araştırma imkanı sağlamayı sonuna kadar hoş görebilirim ama vasat yetenekleri olan birinin sadece ve sadece parti ya da aile bağı nedeniyle başkalarından daha fazla para kazanmasına imkan sağlanmasını kabul edemem.
Ya onlara, yüzlerce başarılı genç dururken belediyenin yurt dışı bursunu belediyede asla çalışmamış ve asla çalışmayacak bir partiliye verirsen bunu da vicdan sahibi kimse kabul edemez.
Diyeceksiniz ki “Sen kimsin, etsen ne olur. Etmesen ne olur?”
Doğru, haklısınız etsem ne olur etmesem ne olur, kim takar bizi de!
Bir de “yetim hakkı” diye bir şey vardır.
İster inançlı olun, ister sahte inançlı, isterse inançsız.
Fark etmez.
Eğer hak etmediysen, öbür dünyaya kalmaz, bu dünyada çıkar acısı.
Hiç anlamazsın hem de..
Fitil fitil gelir burnundan.

 

***

Kulüplere verilen borçları açıklayın

Kulüplerin borçları bankalar tarafından yeniden yapılandırılıyor.
Muhtemeldir ki pek çoğu kamu kaynağı ile yapılacak.
Bu kulüplerin pek çoğu halka açık şirket.
Bu yapılandırmanın detaylarını bilmeye hakkı var bu milletin.
Bizim paramızla, kimi nasıl kurtarıyorsunuz.
Bizim paramızla başarısız başkanları, yönetimleri nasıl mükafatlandırıyorsunuz öğrenme hakkımız var.
Bu milletin parasını kime nasıl veriyorsunuz açıklayın.
İki öküzü güdemeyecek kulüp başkanları, bu milletin parasını nasıl cepliyor öğrenelim.
Hadi açıklayın.


***

Yok mu bir savcı!

Gökhan Özoğuz kardeşim.
Duydum ki, birileri seni tehdit etmiş.
Sen bir sosyal sorumluluk gösterdiğin için, seni hedef yapmış.
Demiş ki, “Elbet İstanbul’un karanlık sokaklarında karşılaşacağız. İşte o zaman hangi sahibin kan vermeye gelecek”.
Hiç korkma.
Bunlar ancak sürü halinde dolaşırlarsa tehlikeli olan bir cinstir.
Seninle tek başına karşılaşsa, kaçacak delik ararlar.
Ancak yine de savcılığa gitmeyi ihmal etme.
Bir çağırıp sorsunlar ne demek istediğini.
Bakalım o zaman nasıl kıvır kıvırıyor.
Hep beraber gülelim.

 

***

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

İtlik yana kâr kalmadığı zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!