Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Dün Türkiye Süper Ligi’nde görev yapan bazı teknik direktörlerle konuştum.
Pek çoğunuzun tanıdığı, önemli, başarılı isimler.
Kimi zirvedeki takımların başında, kimi küme düşme hattındaki.
Önce ligde kalmaya oynayan bir takımın hocası aradı.
“Fatih Bey oynamak istemiyoruz. Çünkü ortada bir mantık yok. Bir yandan maske takın, sosyal mesafeyi koruyun çağrıları diğer yanda sahada ikili üçlü bazen beşli mücadele edecek, kan ter tükürük içindeki futbolcular. Biz bu futbolcuları nasıl sahaya çıkaracağız, nasıl maça konsantre edeceğiz. Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu bize de bir yol, bir prosedür göstersin. Onların söylediği gibi oynayalım, onların söylediği gibi antrenman yapalım. Nasıl olacaksa anlatsınlar bize” dedi.
“Peki ne yapacaksınız?” diye sordum.
“Vallahi aynı fikirdeki 7 teknik direktör bir basın toplantısı ya da basın açıklaması yapıp en azından Sağlık Bakanlığı'nın futbola uygun bir metodoloji bildirmesini istemeyi düşünüyoruz. Sonuç olarak biz değilsek de oyuncular ciddi risk altında olacaklar” dedi.
Ardından ligde şampiyonluğa oynayan bir takımın teknik direktörü aradı.
“Fatih Abi, hocaların çoğu isyanda. Kimi korkudan, kimi kulübü ile ters düşmek istemediği için sesini çıkaramıyor ama kimse bu durumda maç oynamak istemiyor” dedi.
“Bak abi, son hafta futbolcular sahada ruh gibiydi. Biz ilk kez gol atamadığımız bir maç oynadık. Herkes için durum bu. Bu oyuncular sahaya çıkmaz. Kimi sakatım diyecek, kimi kırmızı kart görecek. Oynamazlar. Haklılar da. Federasyon diyor ki; soyunma odasında arada üç metre olacak, yedek oyuncular ayrı soyunma odasında olacaklar. Futbolcu saha kenarına tükürecek. Abi bunlar komik. Soyunma odasında üç metre ara ile oturacak ama sahada kafa kafaya oynayacak. Bu nasıl mantık. Demek ki tehlike var ki, soyunma odasında uzak oturtuyorsun ama sahada kafa topuna beraber çıkacaklar. Bu nasıl iş...”
“Milli Takım Teknik Direktörü ne diyor peki?”
“Şenol Hoca ile konuştuk. O sessiz. Zaten onun bir riski yok. Milli maçlar yok ki, lig oynanacak. Şenol Hoca zaten etliye sütlüye çok karışmaz. Şimdi bir de Milli Takım hocası olarak federasyona bağlı. Bir şey diyemiyor herhalde.”
Peki Fatih Terim...
Onunla da konuşmuşlar. “Fatih Hoca daha önce çok fazla çıkış yaptığı için eleştireler aldı ya, o yüzden biraz geride durmak istiyor galiba ama siz konuşun, gerekirse ben de destek atarım diyor” diye anlattı durumu.
“Peki sizin öneriniz ne?” diye sordum.
“Fatih Abi ne acelemiz var. Dünya karışmış zaten. Olimpiyat iptal, Avrupa Şampiyonası iptal. Şampiyonlar Ligi oynanamıyor. Temmuz’da oynayalım, Ağustos’ta sıkışık takvim oynayalım. Bu acele niye.”
Bunlar 7 teknik direktörün ortak görüşü.
Benimle paylaştıkları.
Kendileri çıkıp bunu anlatır mı bilmem.
Ama benim üzerimde kalmasın.
Ben anlattım.

Para pul işlerinden iyi anlayan, kamu ihalelerini hatim etmiş, müteahhitliğin raconunu çözmüş, üstüne üstlük bankacılık sistemini de çok iyi bilen tecrübeli bir dostum aradı.
“Sen şu otoyol ve köprülerin garanti ödemelerini yapmayın diyorsun ya, o müteahhitlerin umurunda olmaz” dedi.
Şaşırdım.
“Nasıl yani” diye sordum.
Anlattı:
“Bu yap işlet projelerini alanlar kimlerdi? Müteahhitler. Onların derdi bunları işletmek değil yapmaktı. Aldılar ve yaptılar. İnşaatçı olarak kârlarını yaptılar hem de fazlasıyla. Çünkü işler süreli verildiği için fiyat kontrolü yoktu. Maliyet kontrolü yoktu. O yüzden de son derece şişirilmiş maliyetlerle yaptılar. Hazine garantili kredilerle işi olması gerekenden daha yüksek fiyata tamamladılar. Kimse de bir şey demedi. Çünkü önemli olan işletme süresiydi.”
Yani...
“Yanisi şu: Normal kamu ihalesi olsa fiyat kırma metoduyla 3’e mal olacak iş bu yöntemle 5’e mal edilmiş gibi gösterildi. Kimse de bir şey demedi. Bankalar da nasıl olsa Hazine garantisi var diye bu olması gerekenden pahalı işleri finanse ettiler. Şimdi para ödenmezse bu müteahhitlerin umurunda olmaz. Çünkü onlar zaten kazanacakları parayı kazandılar. Kâr fazlası ile cepte. Ekmek kadayıfını indirdiler. Haa, iş sürerse kaymağı da yiyecekler Hem de duble. Bu saatten sonra devlet ancak bu kaymağı yedirmeyebilir. Bunları tümden kamulaştırır. Bundan sonra edecekleri kârı vermez. Şu anda müteahhitlerin hiçbir riski yok. Bütün risk bankalarda ve Hazine’de.”
Peki ne yapmak lazım! Tahkime gidilse çözülür mü?
“Bu sözleşmelerde tahkim Londra’da. Alacaklı bankalar da Avrupa bankaları. Yani tahkim zor kazanılır. Çünkü müteahhitler değil bankalar karşımıza geçer. Yapılacak en doğru iş bu yap işlet projelerini devletleştirmek ve bankalarla oturup daha düşük faizle yapılandırma yapmak. Devletleştirirken de, ödenen paraları hesaptan düşüp, mümkün olduğunca da iskonto almak devletin bu işten en az zararla çıkmasını sağlar.”

Gençlerin, özellikle de hayatlarının en önemli sınavı olduğunu düşündükleri bir sınava girmek için hazırlanan gençlerin gelecek planları ile oynamak çok doğru bir şey değildir.
12 yıllık bir eğitimin meyveye dönüşeceği sınavı kafanıza göre bir ileri, bir geri alırsanız, gençler onların geleceğini önemsemediğinizi ve umursamadığınızı düşünürler.
Ve haklı olarak onlar da sizin geleceğinizi umursamazlar.

Darbecilik, vatana ihanet falan gibi algılanmayacaksa, rejimi yıkmakla, hükümete karşı komplo düzenlemekle suçlanmayacaksam vatan haini ilan edilmeyeceksem ve bu zor günleri aşmamızı engellemeye çalışan biri olarak görülmeyeceksem...
Bir minik önerim var.
Malumunuz korona salgını başladığından bu yana vatandaşlar pek evden çıkmıyor.
Çıksa da kısa süreliğine ve haftada birkaç gün çıkıyor.
Şehirlerarası seyahat zaten yasaktı. Yani kimse araçlarını pek kullanamadı.
Bu yüzden diyorum devletimiz acaba MTV’nin ilk taksidini almamayı düşünür mü?
En azından yarım almayı aklına getirir mi?
Malum sigorta şirketlerinden bile bu dönem için trafik sigortası primlerini almaması veya indirim yapması istenirken.
Devletimizden milletimiz adına çok şey mi istemiş oluruz!

Dün Celal Şengör’le konuşuyorduk telefonda.
“23 Nisan’da sana yazdığım mektubu okudun mu?” dedi.
“Ne mektubu, görmedim” dedim.
Telefonu kapatır kapatmaz açtım baktım ki, rezalet.
Celal Hoca bana çok hoş bir mektup yazmış ama binlerce mail arasında nasıl olduysa gözümden kaçmış.
Okudum.
Çok hoşuma gitti.
Paylaşayım dedim:
“Sevgili Fatihciğim,
23 Nisan’ı düşünürken aklıma sana tüm öğrencilerime yaptığım bir tavsiyeyi yazmak geldi. Öğrencilerime diyorum ki, eğer bilim insanı olmak istiyorsanız çocukluktan alsa çıkmayınız, elinizden geldiği kadar çocuk kalmaya özen gösteriniz.
Bunun sebebi şudur: Çocuk henüz önyargılarla ve toplum baskısıyla yüklenmemiş bir beyine sahiptir ve onun için hürdür, özgürdür.
Büyüklere sık sık çocuğun sorduğu sorular saçma, aptalca, gereksiz görünür. Halbuki, aslında aptal olan büyüklerdir. Kendilerinin bilgi zannettiği önyargıları, normal davranış sandıkları toplum baskıları onların elinden düşünme özgürlüklerini büyük ölçüde almıştır, onları bir yerde aptallaştırmıştır.
Çocuk kinayeden, mecazdan anlamaz, her duyduğunu olduğu gibi kabul eder. Bu durum aspergerli kişilerde de böyledir (ben kişisel tecrübemden biliyorum) ve bu ‘her şeyi olduğu gibi görme’ özelliği aslında keşif yapmak için ideal ön şarttır. Herkesin ‘normal’ sandığı şeylerde anormallik görmek büyüklere verilen öğreti ve toplum baskısının dışında düşünebilmek ile mümkündür.
Meselâ, Einstein’in ışığın hızının toplanamamasını bir doğa yasası olarak kabul etmesi o zamana kadar gelen ‘normal’ fizikçiler için bir delilik gibiydi, çünkü Newton’un yanıldığını gösteriyordu ve üstelik aklıselime karşıymış gibi görünüyordu ki bunu kabul etmek bir bilim insanı için fizikteki kariyerini tehlikeye atmak olabilirdi.
Einstein işte bu ‘saçma’ kabulü yaptı ve ortaya meşhur izafiyet teorisi çıktı. Öğrencilerime hep şunu söylüyorum: Soru sormaktan çekinmeyin!
Aptalca soru yoktur. Sorduğunuz bir soruyu aptalca bulanın aslında kendisi aptaldır. Bugün hepimize ‘saçma, aptalca’ gelen bir soru, aslında çok önemli bir anormalliği görmemize sebep olabilir. Şunu unutmayın, tek otorite tabiattır; onun dışında hiç kimsenin otoritesi kabul edilemez: Ne ananız ne babanız ne dedeniz ne öğretmeniniz ne din adamları ne hakim ne polis... Kısaca hiç kimsenin düşünceniz üzerinde otoritesi, kısıtlayıcılığı olamaz.
Olursa o toplumda bilim yapma imkânı kalmaz. Nasıl ki çocuğun cezaî ehliyeti yoktur, bilim insanı da aynı kategoride olmalıdır. Onun için çocuk kalın. Büyürseniz aptallaşır ve bilim insanı olma imkânını büyük ölçüde kaybedersiniz. Benim meslek yaşamımda gördüğüm en başarılı öğrenciler hep bana bile bazan saçma gelen soruları soran öğrenciler olmuştur. Hemen aklıma şimdi çok kaliteli birer bilim insanı olmuş olan Saniye ile İstem geliyor. Hemen herkes (kendi annesi dahil) İstem deli yahu diyordu (Saniye için de aynı şeyi söylüyorlardı). Hattâ bir gün İstem’in annesi beni ziyaret ederek kızından bu konuda şikâyetçi oldu. Ben de kendisine şikâyetçi olduğu sebebin aslında çok sevinilecek, iftihar edilecek bir sebep olduğunu anlattım ve sonra bir diploma töreninde tüm İTÜ öğrencilerine söylediğimi söyledim: Hanımefendi, İTÜ bir tımarhanedir; ama başka türlü olmasını istemiyoruz. Herkesin akıllı, uslu dediği kişiden orijinal düşünce çıkmaz, dolayısıyla bunlardan bilim insanı olmaz, olsa olsa koyun olur.’ Gerçekten de daha sonraki öğrencilerimden Sena, Nalan, Nazik gibi çok başarılı çocuklar hep en dik kafalı olanlar olmuştur (ne hikmetse kızlar bu konuda erkeklerden daha iyiler; ne yazık ki Sena hariç bu saydığım çocukların hiçbiri Türkiye’de kalmadı. İTÜ İstem’e kadro teklif ettiği halde gelmedi.)
Onun için çocuk kalmak çok ama çok önemli. Atatürk de bir yerde çocuk kalmış bir insandı. Onun için herkesten iyi düşünüyordu. Onun için de belki en büyük başarısının simgesi olan 23 Nisan’ı çocuklara hediye etti.

Sevgiler, arkadaşım,

Celal”

Klavye başında aslan hakim karşısında sıçan olmadığımız zaman.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!