Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin
  • Habertürk Android Uygulaması
  • Habertürk iPhone Uygulaması

Basının iktidarı destekleyen kanadı bir süreden beri iktidarı desteklemeyen iki gazetecinin yazlık evleri ile uğraşıyor.

Yılmaz Özdil’in ve Fatih Portakal’ın evleri ile.

Portakal’ın yazlığı Urla’da bir çiftlik. Yasal olmayan pek bir tarafı yok aslında. Anladığım kadarı ile otomobilleri park ettiği alanın üzerine yaptığı sundurma kaçak olarak nitelendirilmiş ve yıkılıyor. Muhtemelen Portakal bu sundurma için izin alması gerektiğini dahi tahmin edememiştir. Yasayı bilmemek yasaya uymamayı suç olmaktan çıkarmaz ama Portakal’ın bir genişleme derdi olmadığı açık. Sadece otomobilleri Urla güneşi altına pişmesin istemiş.

Yılmaz Özdil’inki ise daha çetrefilli bir iş.

ÖZDİL’İNKİ ÇETREFİLLİ

Özdil’in evi, Özdil almadan ticaret alanında yapılmış. Ondan önce büyütülmüş. Özdil aldıktan sonra İmar Barışı’na başvurmuş. İmar Barışı sonrasında da eve bazı eklentiler yapmış. Yani Portakal kadar masum değil. Dönem müteahhitleri ya da Ege kıyılarını rezil eden müteahhitlerin yaptığı gibi bir şey, ya da kendisini zengin edecek bir kaçak rant arayışı değil yaptığı ama yine de kabul edilebilir gibi değil.

Ha bir de Can Dündar’ın Bodrum’daki yazlığı var ki o tam rezalet. Kaçak desen var, kamu arazisini işgal desen var, ne ararsan var. Can Dündar’ı bilenler için şaşırtıcı değil.

Aslında bu İmar üzerinden vurma girişimleri alışılmadık değil.

ÖZKÖK DE AZ ÇEKMEDİ

Akit gazetesi de bir ara Ertuğrul Özkök’ün yazlığına takmıştı.

Gökova’nın dibindeki evi günübirlik konaklama tesisinden yani kötü bir lokantadan eve çevirmişti Özkök ve Akit de bunu diline dolamıştı. O da az çekmedi o evden.

Ancak bu “İmar haberlerinin” Türkiye’de bir iş yapmadığı en iyi iktidarı destekleyen basının bilmesi gerekir.

Fakat büyük bölümü “taze” olduğu için geçmişten bihaberler muhtemelen.

İMAR ÜZERİNDEN VURMAK

Bu imar üzerinden vurma girişimlerinin şahikası 1994 yılında, yerel seçimler öncesi yaşandı.

İstanbul’da üç belediye başkan adayı arasında kıyasıya bir yarış vardı.

SHP’den Zülfü Livaneli, ANAP’tan İlhan Kesici, DYP’den Bedrettin Dalan.

Refah Partisi ise genç İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aday göstermişti ama kendisine pek şans tanınmıyordu. Gerçi kendisi o günlerde bana “Kesin kazanacağım” demişti ama kimse şans vermiyordu.

Recep Tayyip Erdoğan’ın kazanamaması kesin hale gelsin diye seçime kısa bir süre kala bir haber patladı.

“Refah Partisi’nin İstanbul Büyükşehir adayının oturduğu ev iskansız ve ruhsatsızdı. Kendi evi kaçak olan biri nasıl İstanbul’da başkanlık yapabilirdi. Nasıl imar işleri ona emanet edilebilirdi”

Yer gök bu haberle inliyordu, basın vurdukça vuruyordu.

ERDOĞAN’IN CESARETİ

Beklenmedik hamle Erdoğan’dan geldi.

Saklanmadı.

“Kaçak değil” demedi, “Ben aldığımda böyleydi. Haberim yoktu” demedi. Susmadı. Tırsmadı.

Tam aksine çıktı ortaya “Evet iskansız. Eğer ben suç işliyorsam, İstanbul’un yüzde 70’i de suç işliyor. Bu durum belediyelerin hatası. Vatandaşın değil. Ben seçilirsem bu sorunu da çözeceğim. Vatandaşlarımızın iskan sorunlarını biz hallederiz” dedi.

Erdoğan’ı vurmak için ortaya atılan iddia birden bire Erdoğan’ın kozu haline geldi.

Seçmen “Eşekten düşenin halinden eşekten düşen anlar” diyerek Erdoğan’la büyük bir empati kurdu.

Seçim gecesi ya radyoda ya da televizyonlardan birinde seçim sonuçlarını konuşuyorduk.

AA ve İHA verileri üzerinden seçimi yorumluyorduk.

BEN KAZANDIM FATİH BEY

Verilere göre yarış Livaneli ve Kesici arasında geçiyordu. Dalan ile Erdoğan geriden onları takip ediyordu.

O sıralarda cep telefonu pek yeni bir şey olduğu için rejiden beni çağırdılar. “Fatih Bey, telefonda Recep Tayyip Erdoğan olduğunu söyleyen biri var sizinle görüşmek istiyor” diye.

Aldım telefonu.

“Fatih bey siz ve arkadaşlar boşuna nefes tüketmeyin. Ben kazandım. Aldığım oy sayısını da merak ediyorsanız söyleyeyim 972 binin üzerinde” dedi

Sabah sayım tamamlandığında genç il başkanının söylediği oydan 1000 fazla oy alarak seçimi kazandığı kesinleşti.

Partisinin oylarını yüzde 14.7 oranında arttırarak yüzde 25.19’a çıkarmıştı.

SHP’de Zülfü Livaneli ise partisinin oylarını yüzde 15.46 düşürerek yüzde 22.3 oy almaştı ama kabahat Livaneli’nin değil “İSKİ Skandalı”nındı.

İlhan Kesici seçimi 2. sırada tamamlamış yüzde 22 almıştı.

DYP’li Bedrettin Dalan’ın oyu ise 15.46 idi.

CHP’nin o gün 1.4 oy alan adayı Ertuğrul Günay ise yıllar sonra o seçimdeki rakibinin bakanı olacaktı.

Yani diyeceğim o ki, bu imar işleri bizim memlekette ilginçtir.

Beklenen sonucu vermez pek.

Hatta tam tersine etki edebilir.

Bu yollarda çeyrek asır boyunca beraber yürümeye iskansız bir binanın önünden başlanabilir.

Yine de kanuna kurala uymakta fayda vardır tabii.

Bizim gibi iddiasız vatandaşlar açısından en azından.

Çarşamba günü Sağlık Bakanı “Bu hafta sonu sokağa çıkma yasağı uygulaması gerektirecek bir durum yok” dedi.

Perşembe gece geç saatlerde İçişleri Bakanlığı bazı illerde hafta sonu sokağa çıkma yasağı uygulanacağını ilan etti.

Cuma sabahı Cumhurbaşkanı Erdoğan, Sağlık Bakanlığı önerisi ve İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ile uygulanacak olan kısıtlamaya yönelik “Gereksiz buldum kaldırıyorum yasağı” diyerek vatandaşın beklentisine uygun bir karar aldığını duyurdu.

İlginçti.

Bir tür deja vu idi.

İçişleri ile Beştepe daha önce de bir sokağa çıkma yasağı ilanı yüzünden gerilmiş, durum önce istifayı ardından istifayı kabul etmemeyi getirmişti.

Artık bildiğimiz şu; İçişleri Bakanlığına değil Cumhurbaşkanlığına bakar herkes.

Bunu da ben söylemiyorum.

Kimin söylediğini de aşağıda okuyabilirsiniz....


20 küsur yıldır dostlarımla yediğimiz Cuma yemeklerine, 4 ay aradan sonra dün döndük.

Daha küçük bir grupla, sosyal mesafeli olarak.

Ateşimizi kapının önünde ölçtürerek girdiğimiz, yıllardır buluşma yerimiz olan lokantada masaların bir bölümü kaldırılmış, kapasite yüzde 30 civarında düşürülmüştü.

Zaten her birinin üzerinde bir şişe kolonya olan masaların da yarısı boştu.

Restoranın şefi geldi ve “Fatih Bey, yarın açabilecek miyiz, açamayacak mıyız, son durum ne?” diye sordu.

Ben de “Büyük patron açın dedi. Bana sormana gerek yok” dedim gülerek.

Meğer derdi başka imiş.

“Hafta sonu yoğun olur diye Perşembe yüklü miktarda mübayaa yaptık. Ancak gece yasak ilan edilince herkesi arayıp siparişleri iptal ettik. Gelenleri de geri yolladık. Şimdi yasak kalktı diyorlar. Yeniden sipariş vereceğiz ama mal bulabilir miyiz bilmiyoruz. Bulabilirsek de kalitesi ne olur bilmiyoruz. De ki iyisini bulduk. Yarın yine karar değişirse biz bunları ne yapacağız”

Bu sorunu yaşayan 100 bin lokanta olduğunu düşününce hele bir de buna büfeleri ekleyince bu kararsızlığın neden sorun haline geldiğini anlarsınız.

Mesele evde oturmak ve oturmamaktan daha karmaşık.


Birkaç gündür Uğur Dündar abimizin Halil Bezmen’in evindeki görevliyi dövmesi millete malzeme oldu.

2 metrelik boyu, sürekli spor yapan bedeni ve eski sporculuğu ile abimiz Bezmen’in adamını pataklıyor.

Nerede?

Bezmen’in Amerika’daki evinde.

Şimdi eğlenceli bir anı ama aslında olmaması gereken bir iş.

Gazetecilik heyecanı ile yapılmış ama aslında suç olan ve Uğur Abimizin ucuz kurtulduğu bir eylem.

O gün Uğur Dündar, Bezmen’in evine izinsiz giriyor.

Bu ABD yasalarına göre suç.

Suçun niteliği izinsiz girişin amacına göre değişiyor.

Hırsızlık, cinayet ve tecavüz maksatlı girişler ağır suç.

Yanlışlıkla girmek küçük bir ceza ile atlatılabilecek bir suç.

Uğur Dündar’ınki gibi görüntü almak için girmek ise özel hayatı ihlal suçu.

O gün, Halil Bezmen’in güvenlik görevlileri Uğur Dündar’ı vursalar ve “Çok kalabalıklardı. Ellerindekini silah zannettik” deselerdi muhtemelen az bir ceza ile kurtulur, biz de bugün Uğur Dündar’ı basın şehidi olarak anıyor olurduk.

Zaten Uğur Abimiz, o eyleminden dolayı ABD’de yargılandı.

Ve sıkı bir cezaya çarptırıldı.

Üzerinden 22 yıl geçince heyecanlı bir anı kalıyor geriye ama genç gazeteciler sakın bunu yapmasınlar.

Çünkü bu suç.

Hem de Dünya’nın medeniyetin M’si olan her yerinde...

Bilim dallarının birlikte güçlü olduğunu anladığımız zaman

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!