Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Pazartesi günleri bu köşeyi okurlardan gelen mektuplara ayıracağımı söylemiştim.
Bugün ilk olarak Prof. Dr. Celal Şengör’ün olaylara farklı açıdan bakan bir mektubu ile başlayalım dedim.

“Sevgili Fatih,

Başından beri dünya basınından ‘Black Lives Matter’ (BLM), yani ‘Zenci yaşamlar önemlidir’ hareketini ve bunun sonuçlarını takip etmeye çalışıyorum.
Kölecilik insanlığın en büyük utançlarından biridir ve savunulacak hiçbir yanı yoktur. Tarihi insanlık tarihinin ilk dönemlerine kadar uzanan bu tiksindirici ticaret günümüzde dahî tam olarak ortadan kaldırılabilmiş değildir ve onunla mücadele etmek kendine uygar diyen her insanın görevleri arasındadır.
Düşün ki, ben kendi ailem içinde dahî, bir zamanlar Habeşistan’dan köle olarak getirilmiş Nayleka (Naile) isimli zenci bir kadını tanımıştım. Gerçi ben tanıdığımda, Nayleka elbette artık köle değildi, ama yaşamına Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında köle olarak başlamıştı (köleyken Yavuz zırhlısında aşçı yamağı olarak çalışmış!); âzâd edildikten sonra (veya az önce) Preveze’de anneannemin bakıcılığını yapmış ve sonra aile içinde kalmış. Yani kendi toplumumuzda bile kölelik kurumu 20. yüzyıla kadar uzanır!

Ancak, BLM hareketinin yol açtığı şiddet, vandalizm ve tarihi, bazı belgeleri, anıtları yok ederek baştan yazma çabaları, giderek tamiri mümkün olmayacak zararlara sebep olmaktadır. Bu cümleden beni en çok üzen, hattâ hiddetlendiren olay geçenlerde ABD’nin Virginia eyaletinde Kolomb’un bir heykelinin tahrip edilmesi olmuştur. Bunu Chicago’da iki Kolomb heykelinin indirilmesi izledi. Bu barbarca harekete sebep olarak gösterilen şey de Kolomb’un katliam yapmış olmasıdır.
Bir kere Kolomb’un herhangi bir katliamdan sorumlu olmadığı gerçeği ile başlayayım. Tabiî Kızılderililerle ortaya çıkan bazı anlaşmazlıklar nedeniyle her iki taraftan da insanlar öldürülmüştür. Ancak Kolomb’un Kızılderililere fena muamele ettikleri için beş İspanyol asilzadesini astırdığını unutmayalım. Ama şu da unutulmasın ki Kolomb ilk seferinden döndükten sonra, (hangi ada olduğundan hâlâ emin olmadığımız) Gunahani’de bıraktığı bir grup Avrupalının tamamı Kızılderililer tarafından katledilmiştir.

Orta Amerika’da daha sonra yapılan korkunç katliamın haberlerini de bunu şiddetle tenkid eden Bartolomé de las Casas (1484-1566) ve Alvar Nuñez Cabeza de Vaca (?1488/1492-?1557-1560) gibi insancıl İspanyol yazarlardan almışızdır.
Katliamın sebebi ise Katolik papazlarının ‘Kızılderililer Kutsal Kitap’ta yok, dolayısıyla bunlar insan olamazlar’ iddiasıdır. Bilhassa Yucatan psikoposu Diego de Landa’nın (1524-1579) tüm bir Maya kütüphanesini yaktırması ve Kızılderililere Avrupa’da engizisyonu bile aratacak derecede işkence etmesi benzer felâketlerin tetiğini çekmiştir. Din adamlarının sebep olduğu bu tür fecî davranışları Kolomb’a mâl etmek tarihi kökünden tahrif etmek demektir. Kaldı ki Kolomb sadece Amerika kıt’asını keşfetmekle kalmamış (Voltaire onun için ‘Yaradılışın ürünlerini ikiye katladı’ dememiş miydi?) manyetik deklinasyon veya Sargasso Denizi gibi bazı önemli coğrafî keşifleri de yapmıştır.
Kolomb’un bir coğrafyacı olarak büyüklüğünü anlamak için Alexander von Humboldt’un Examen Critique de l'Histoire de la Géographie du Nouveau Continent et des Progrès de l'Astronomie Nautique au XVe et XVe siècles (1814-1834 : Yeni Kıt’anın Coğrafyasının Tarihi ve 15. ve 16. Yüzyıllarda Seyrüsefer Astronomisinin Gelişmesinin Eleştirel İncelemesi) adlı beş ciltlik eserini okumak gerekir. Bu kitap daha sonra üç cilt olarak Almanca’ya çevrilmiştir. Bu tercüme 2004 senesinde de tek bir cilt olarak bir atlas ile birlikte tekrar basılmıştır.

Amerika Kızılderililerinin insan hakları ise ilk defa yukarıda isimlerini andığım iki İspanyol tarafından ele alınmıştır. Daha sonra bugünkü ABD’nin güneybatısını ve bu arada Büyük Kanyonu keşfeden Francisco Vázquez de Coronado (1510-1554) ve Garcia López de Cárdenas (doğumu yaklaşık 1500; ölümü bilinmiyor) isimli kâşifler haksız yere kızılderililere kötü davrandılar diye vatanları İspanya’da mahkeme edilerek mahkûm edilmişlerdir.

Burada Kızılderililer için kendilerinin kullandığı ‘yerli’ (indigenous) kelimesini kullanmadığıma dikkat etmeni istirham ederim. Bunun nedeni Amerikan Kızılderililerin Amerika’nın yerlisi olmamalarıdır. İnsanlar Amerika’ya ilk defa Buzul Çağı döneminde Bering kara köprüsünün oluşması esnasında geçmişlerdir. Yani Avrupalılar ne kadar Amerika kıt’asının ‘yabancısı’ iseler, Asyalı olan Kızılderililer de o kadar yabancısıdırlar. Onun için Amerika kıt’asındaki pek çok ülkede kutlanan Kolomb Günü’nü (Jüliyen takviminde 12 Ekim 1492; Gregoryen takviminde bu 21 Ekim’e tekabül eder) ‘indigenous people’s day’ (=yerli insanlar günü) olarak değiştirmeye kalkmak abesle iştigalden ve tarihe ihanet etmekten başka bir şey değildir. Hele hele Kızılderililerin beyazlar gelene kadar doğa ile uyum içinde yaşadıkları iddiaları, Kuzey Amerika’daki büyük memeli faunasının soyunun tüketilmesinde oynadıkları rol veya Orta Amerika’da toprağı tamamen verimsizleştirdikleri gerçeği düşünülürse acı bir şakadan başka bir şey olarak algılanamaz (Meksika’da yüzlerce Mamutun öldürüldüğü tuzaklardan bir tanesi daha yeni bulundu). Sukuamiş ve Duvamiş kabilelerinin reisi Seattle’ın (1786-1866) 1854’te Washington Arazisi Genel Valisi Isaac Ingalls Stevens’in (1818-1862) önünde yaptığı ve günümüzdeki tüm çevrecilerin en önemli reklam araçlarından biri olan meşhur konuşmasının ise 20. yüzyılda uydurulmuş bir metin olup, reisin esas konuşmasından çok farklı bir belge olduğu isbat edilmiştir (bilhassa Denise Low’un 1995 yılında American Indian Quarterly dergisinde yayımlanmış olan makalesine bkz. cilt 19, ss. 407-421 doi:10.2307/1185598)

Bu mektubumu genç yaşında vefat eden William A. Henry, III’ün tamamen katıldığım şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

‘ Tarihsel mirasımızı emanet ettiğimiz üniversiteler ‘tek taraflı savunma’ diyebileceğimiz sıkı bir dogmanın etkisine teslim olmuşlardır. Bu sözümona bilimsel çalışmalar aslında tarihi yakınmaları ortadan kaldırmak amacıyla bazen geçmişi kasıtlı olarak tahrif edip onu baştan yaratmaya yöneliktir.’ (Henry, In Defense of Elitism, 1994, s. 4).

Cehalet ve onun yönetimindeki hissî dogmaların bu şekilde yayılması ve toplumların yönetimine etki etmesi insan uygarlığının sonu demektir. Bunu bilerek BLM hareketinin bazı barbarca tezahürlerine dikkatle, eleştirel olarak bakmalıyız. Yoksa sonumuz mağaralara dönüş olur.

Sevgilerle, arkadaşım,

Celâl

Merhabalar Fatih Bey,
8. sınıfa geçmiş bir kızın babası olarak, okulların açılma tarihi yaklaşırken sizinle hem düşüncelerimi paylaşmak hem de sizden bu konuyu dile getirmenizi istemek için yazma gereği duydum.
Malum vaka sayıları 900’ün altına inmedi ve bayram vs ineceği de yok. Doktor ve diğer sağlıkçı tanıdıklarım sizin de yazdığınız gibi vaka sayısının giderek arttığını söylüyorlar. Görünen o ki; vaka sayısı yakın bir gelecekte azalmayacak.
Bu şartlarda okulların durumu ne olacak? Yine ekonomik kaygılarla yani özel okullar batmasın, kayıt yapabilsinler diye düşünülerek okullar açılacak. Bunu da bir yere kadar anlayabiliyorum.
Ancak benim devletten ya da iktidardan talebim şu, istediği okulu istediği tarihte açsın ama beni bir baba olarak böyle bir sağlık tehdidi altında çocuğumu okula göndermek zorunda bırakmasın.
Zaten göndermeyeceğim, ancak 4+4+4’teki gibi çocuğuma "geri zekalı" raporu aldırmak durumunun benzerine düşürmesin.
Benim fikrim şu; En azından kasım ortasındaki 1 haftalık tatile kadar okullar bence hiç açılmamalı, eylül ekim döneminde vakalar gözlemlenmeli, acele edilmemeli. Dünyanın en önemli üniversiteleri bile uzaktan eğitimle devam edeceğiz derken, bizim inat etmemiz mantıksız. Öğretmen ve veli işbirliği artırılarak sorum çözülebilir. Öğretmenler her hafta ders kitaplarının yanında ek olarak doküman, test vs hazırlayarak müfredatı takip edebilir. Örneğin, çocuklar okula gitmesin ancak biz veliler her cuma öğretmenle okulda buluşarak, öğretmenin hazırlamış olduğu ek dokümanları alıp çocuğumuza iletelim. Bir sonraki hafta cuma günü de çocuğumuzun çalıştığı dokümanları öğretmene götürelim, öğretmenden de yeni haftanın dokümanlarını alalım. Böylece kasım ortasını görelim, gerekirse sınavlar online vs yapılsın, ki geçen dönem sene sonu öyle yapıldı.
Bu benim önerim, eğitimciler daha isabetli ve verimli öneriler üreteceklerdir mutlaka. Ama ana babayı, bu virüs ortamında çocuğunun sağlığı ya da hayatıyla sınamaya kalkmak hiç insani değil. Şöyle ki, çocuğum virüs kaparsa hayatta kalabilir belki ama ya bu virüsten dolayı 5 - 10 sene sonra ya da daha ileride, bedeninde başka bir sorun yaşamayacağını kimse garanti edemiyor. Öyleyse ben neden çocuğumun hayatını riske edeyim. Ya da benim gibi düşünen milyonlarca insan neden çocuğunun hayatını riske ediyormuş durumuna düşsün.
Eğer illa açacağım derlerse, ben zaten çocuğumu okula göndermeyeceğim. Sene kaybedecekse etsin, zaten bu memlekette her insan sene ya da seneler kaybediyor, bu nesil de bu periyotta kaybetsin, ne olacak ki.
Uzattım çok özür dilerim, yoğunsunuz, çok zamanınızı aldım. Ama bu konuyu her açıdan gündeme getirecek başka bir kişi ya da mecra yok. Siz de, değerlendirdiğinizde haklı gördüğünüz noktalar olursa ve bununla birlikte konuyu gündeme getirirseniz sevinirim.
Size ve ailenize sağlık diliyorum.

Faruk A.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
  • elifsnr 2 ay önce Celal Hoca ile arkadaşlığınızdan kültürel anlamda faydalanmak paha biçilemez. Çok teşekkür ederiz.
    CEVAPLA
  • pembepanter 2 ay önce Celal Şengör hocamızın yazısı bayram sürprizi oldu. Teşekkürler Fatih bey.
    CEVAPLA
0:00 / 0:00