Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Yıllardır Akdeniz ve Ege’de Yunanistan istediği gibi hareket ederken, Türkiye çeşitli sebeplerden “Mavi Vatan” ile gerektiği gibi ilgilenemedi. Şu anki tartışmalar Türkiye’nin “Mavi Vatan” olarak tarif ettiği kendisine ait olan coğrafyaya sahip çıkma çabasına başta Yunanistan’ın olmak üzere arka planda bazı ülkelerin itirazlarından kaynaklanıyor.

Fransa gibi bilinenlerin dışında Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler de arka planda Türkiye’nin etki alanını genişletmesini ve bölgesinde güçlü olmasını istemiyorlar. Bunun için de uğraşıyorlar. Dolayısıyla tartışmaları sadece enerji alanlarına, hidrokarbon sahalarına indirgememek gerekiyor.

Öte yandan Türkiye, geçmiş yıllarla kıyaslanmayacak şekilde deniz gücüne kavuştu. Deniz Kuvvetlerimizin envanterinin kendi tasarımımız olan MİLGEM ve diğer sistemlerle güçlü olmasıyla birlikte artık sivil tarafta sismik ve sondaj gemileri olan dünyadaki ender ülkelerden birisiyiz. “Mavi Vatan” sınırlarını uluslararası hukuk ve anlaşmalardan gelen haklarımızla şu an en iyi şekilde gündeme getirip savunabiliyoruz. Aslında tüm itirazlar bu gelişmelere yapılıyor.

Günümüzde Türkiye sahada ve masadaki deniz gücü sebebiyle denizcilere; “Şu alanlara girme.” Uyarısı olarak bilinen “navtex” yayınlayabiliyor. Bundan 10 yıl önce olsaydı sismik gemi kiralayıp bölgeye getirmemiz, tartışmalar çıktığında da ilgili şirketleri ikna etmemiz gerekecekti. Belki de ikna edemeyecektik. Arka planda yığınla para ödeyeceğimiz sondaj veya sismik gemisini kiraladığımız ülkelere, şirketlere baskılar olacaktı. İşlem bile yapamayacaktık. Şu an 2 sismik, 3 sondaj ve destek gemilerimiz var. Son 10 yıllık süreçte bu imkanlara, deniz gücüne sahip olduk. Tartışılamaz önemli bir gelişmedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın her yönüyle destekleyip, altına imza koyduğu “Türkiye – Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakatı” ise tüm gelişmelerin adeta zirvesini oluşturdu. Rum-Yunan ikilisinin Akdeniz ve Ege’deki rahatlığına son verildi. Kendi sınırlarına, yetki alanlarına çekilmesi istendi. Ancak işin ilginç yanı bu anlaşmaya Türkiye’de de karşı çıkanlar oldu. Direkt söylemeseler bile tavırlarıyla bunu gösterdiler ve rahatsızlıklarını dolaylı yollardan dışa vurdular. İşte bu çevreleri maalesef anlayabilmek mümkün değil.

Ayrıca Akdeniz ve Ege’deki tartışmalar sebebiyle ülkemizin önemli makamlarındaki isimlerin ifadeleri, vurguları, söylemleri yurt dışında çok yakından takip ediliyor. Çeşitli anlamlar çıkarılıyor. Mesela Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın son navtex ile yapılacak çalışmanın ertelendiğine dair yaptığı açıklama bazı ülkelerde geri adım şeklinde anlaşıldı. Hatta mutabakat imzaladığımız bir bölgenin “tartışmalı” olarak anılmasından medet umanlar bile oldu. Dolayısıyla ifadeler ve ibareler önemli.

Çünkü Libya antlaşmasında, Meis, Rodos, Kerpe, Kaşot ve Girit adalarına coğrafyanın üstünlüğü, kapatmama orantılılık ve hakkaniyet ilkelerine istinaden karasuları kadar deniz yetki alanları verilmiş durumda. Anlaşma hattı da hemen karasularının ötesinden geçiyor. Bu tartışmalar sonrası “Yunanistan ile müzakere demek” adalara karasuyunun ötesinde ne kadar deniz yetki alanı (Kıta sahanlığı, MEB) verileceğinin tartışılacağı anlamına gelir. Böylece Libya hattı tartışmalı bir konuma taşınmaz mı? Hatta kalkmaz mı? “Müzakere” ibaresi bile Libya anlaşmasını kadük hale getirebilir. Dolayısıyla kullanılan dil ve seçilen kelimeler önemli! Lütfen dikkat.

Ayrıca Türkiye’den yapılan bu açıklama sonrasında, “Yunan hükümetinin Türk provokasyonlarına tepkisi her düzeyde başarılı oldu” şeklinde haberler Yunan basınında çıktı. Bir Yunan bakan “Türkiye bölgenin trafik müdürü olmaya çalışıyor” ifadesini kullanarak, bu şartlar altında Türkiye ile diyalog ihtimali olmadığını söylüyor. Yunanistan sürekli masadan, müzakereden, yapılmış anlaşmalara uymaktan kaçan bir ülke. Sürekli başka devletlerin arkasına saklanarak ve onları kışkırtarak iş görüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu defa daha dikkatli olması gerekiyor.

Öte yandan, Meis adası yakınlarında yapılacak sismik araştırma için yayınlan navtex yüzünden Yunanistan ile gerginlik yaşanması sonrası bazı ülkeler araya girince Cumhurbaşkanlığından bu konunun bir süre bekletileceği açıklaması geldi. İşte bu adımı tuhaf bir şekilde yorumlayan bazı uzmanlar Dışişleri Bakanlığı’nın da Libya-Türkiye anlaşmasına karşı olduğunu alenen ve daha fazla söylemeye başladılar. Önce içimizdekilere Müstafi Tümamiral Cihat Yaycı ve bu konuyu iyi bilen diğer isimlerin anlatması gerekiyor.

Ayrıca gariptir, bu husus yeni de değil. Evet Dışişleri Bakanlığı’nda Türkiye’nin bu husustaki haklı mücadelesine, denizlerdeki yetki alanlarına çeşitli platformlarda sahip çıkan, hukuki zeminde sınırlar çizen tezlerine sıcak bakmayanlar söz konusu. “NATO ile kötü olmayalım, komşularla, falan ülkelerle ters düşmeyelim” tarzı yaklaşımlar Dışişleri Bakanlığı’nda olduğu kadar, kerameti kendinden menkul içimizdeki sözde uzmanlar ve stratejistlerde de var.

Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes, bu senenin başında Amerika’da yapılan bir toplantıda Akdeniz’de tartışmalarla ilgili sunum yaparken sadece Türkiye’nin Libya ile yaptığı mutabakata karşı olmadığını söyleyemiyor. Tüm sunumunda bu anlaşmanın yanlış olduğuna temas edecek detaylar veriyor. İsrail ile Türkiye’nin denizden sınırı olmadığını dolayısıyla aynı, benzer anlaşmanın yapılamayacağını belirtiyor. Dolaylı yoldan Libya ile de sınırımız olmadığına işaret ederek Cumhurbaşkanı’nın imza koyduğu anlaşmayı da bir yönüyle eleştiriyor.

Bu sunumundan sonra epeyce ciddi tartışmalar, ağır eleştiriler yapıldı. Eğer Erciyes, aynı bakış açısıyla günümüzün tartışmalı konularına yaklaşıyorsa, işimiz zor demektir. Türkiye’ye ciddi kazanımlar sağlayan bir mutabakata içimizde sahip çıkamıyorsak, Akdeniz ve Ege’de Mavi Vatan sınırlarını nasıl koruyacağız.

Akdeniz ve Ege’deki tartışmalara daha fazla ülke dahil olmadan ve konu derin siyasi anlaşmazlıklara bürünmeden çözülmezse, güç rekabeti devam edecektir. Bu tartışmalar enerji sahaları yüzünden ilan edilen Münhasır Ekonomik Bölgeler (MEB) sebebiyle çıkmış olsa da, geldiği nokta itibariyle enerji konusu çok arka planda kalmış durumda.

Bir önceki yazımda “Havayollarına neden destek verilmiyor?” diye sormuştum. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan örnek vererek Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’nın da kriterler belirleyerek havayollarına kredi için yardımcı olması gerektiğini gündeme taşıdım. Tabii yazım, sektöre hiç destek verilmiyor şeklinde anlaşılınca Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu adına makamından 18 yılda olan gelişmeleri anlatan uzun bir bilgi notu geldi. Covid-19 salgın dönemine ait olan bilgileri, bu dönemde havacılık sektörü için bakanlığın neler yaptığına dair detayları toparladım.

- Kovid-19 salgınından en fazla etkilenen sektörlerden olan sivil havacılık sektörüne yönelik önemli düzenlemeler yaparak sivil havacılığa “Can Suyu” verildi.

- Havayolu taşımacılığının durma noktasına geldiği söz konusu dönemde öncelikle havayolu sefer iptallerinden dolayı işletmecilerin slot kaybına uğramaması için gerekli tedbirler alındı.

- Havalimanı, terminal ve yer hizmetlerine ait işletmelerin de ruhsat ve temdit ödemeleri uçuşların başlamasından 3 ay sonrasına ertelendi. Böylece sektörün ödemesi gereken yaklaşık 38 Milyon liralık borcu ötelendi.

- Diğer hizmetlerin ücretlerinde bu yıl için yüzde 50 oranında indirim yapıldı.

- Havayollarının Eurocontrol’e olan yaklaşık 30 Milyon euro borcu da ertelendi.

- Havayolu yolcu haklarına ait yönetmelikte yapılan düzenleme ile bilet ücret iadeleri uçuşların başlatılmasından iki ay sonraya ötelendi.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!