Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

Korona virüs salgın döneminde, aklı başındaki tüm ülkelerde, önem sırasına göre toplu yapılan etkinlikle iptal edildi veya ertelendi. Fakat ülkemizde bambaşka bir tablo var. Mesela fiili katılımlı fuarlar ne hikmetse devam ediyor.

İlgili bakanlık ve kurumlar, “1 Temmuz’da tekrar fuarlar düzenlenebilir” kararı vermişler ve Kovid-19'un tavan yapmasına rağmen de bu kararlarında ısrarcılar. Galiba bu durumda Ticaret Bakanlığı’ndaki yetkili isimlerin, fuar şirketleri ve sivil toplum kuruluşlarının yönetiminde yer almalarının da katkısı var.

Bakanlık ve TOBB gibi ilgili kuruluşlara, böyle bir dönemde fiziki temasın yüksek olduğu eski usul fuar organizasyonlarına neden devam etmekte ısrarcı olduklarını sormaya gerek var mı? Bu kuruluşlar, sitelerine koydukları tanıtım ve bilgilendirme yazılarında fuarlara ciddi önlemler alarak, yeni normallerle devam ettiklerini belirtiyorlar.

Nitekim İstanbul’da geçen hafta fiziki katılımla büyük bir fuar daha yapıldı; MÜSİAD EXPO. Kovid-19’un zirve yaptığı böyle bir dönemde bu fuar niçin yapıldı? Halkın sağlığı neden hiçe sayıldı? Fuarlar fiziki temasın en fazla olduğu yerler. Kapalı alanlarda, yurtiçinden ve yurtdışından çeşitli şehirlerden gelen katılımcılarla yapılıyor. Virüs de nereye, ne kadar yayıldı bilinmiyor.

Bu dönemde, adamını bularak, torpil yaparak fuar yapma işi ciddi mesele, önemli bir mesuliyet. Kovid-19 bu organizasyonlarla ne kadar yayıldı? Kaç kişinin canına mal oldu? Bilemeyiz, ancak Sağlık Bakanlığı yetkililerinin, Bilim Kurulu üyelerinin, ciddiye alıyorsa hükümetin gündeminde olması gereken bir husus...

Libya açıklarında Türk bandıralı kargo gemisine yapılan baskın Avrupa Birliği’nin (AB) eline, ayağına dolaştı. Daha önce benzer bir girişimde bulunmak isteyen Fransa, gemiye çıkıp kontrol yapamayınca ortalığı ayağa kaldırmış ama rezil olmuştu. NATO ve AB’de bu konu tartışıldı ama Fransa’ya sahip çıkacak malzeme bulunamadı. Suskun kalındı. Ne zamana kadar? Önceki gün palas pandıras, kaide kural tanımadan Türk bandıralı yük gemisine Almanlar çıkıncaya kadar.

Fakat bu defa iki türlü faka bastılar. Deniz hukukunu çiğnediler, yaptıkları işi izah edemiyorlar. Çıktıkları gemide ellerine geçecek malzeme bulamayıp, yanlış istihbaratla hareket ettikleri için ne yapacaklarını bilemiyorlar. Rezilliği iki boyutlu yaşıyorlar. Bundan sonra işleri daha zor olacak. Kendi aralarında tartışacaklar.

Irini Operasyonu Komuta Merkezi, Türkiye'den yanıt gelmeden gemiye çıkıldığını açıklayarak, çifte standart uygulamalarını itiraf etmek zorunda kaldılar. Alman savaş gemisi tarafından aranan Türk bandıralı Roseline A kargo gemisini denetlemek için önce hukuksuz baskın yapıp sonra Türkiye’den onay beklemişler. Fransızlar gemiye çıkmayı becerememişti, bu defa Almanlar en azından Türk gemisine çıkmayı başarmışlar.

Ancak bu yaptıkları hukuksuz işi azıcık haklı çıkaracak bir malzeme bulmuş olsalardı, şu an başka şeyleri tartışıyor olurduk. Allah yüzümüze baktı. Avrupa’nın çifte standart tutumunu, hukuksuzluğunu somut örnekle önümüze koydu. Bu defa da Almanya savaş gemisiyle bulaştığı vukuatla rezil oldu. Bakalım nasıl temizleyecekler?

Türkiye’nin kanunlar karşısındaki durumunu, depreme nasıl hazırlandığını anlatan iyi bir hikaye var elimde. Çürük binaların nasıl yıkılamadığını, hükümet/muhalefet taraf fark etmeden menfaat çarklarının nasıl döndüğünü anlatan bir hikaye...

Konu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na, İçişleri ve Adalet bakanlıklarına mevzuya uzak yakın ilgili diğer kurumlara, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kadar da iletilmiş ama netice alınabilmiş değil. Bu anlayışla depreme hazır olabilir, medeni şehirler inşa edebilir miyiz? Kanunları, kararları dikkate almayan, şikayetleri hiçe sayan devlet kurumları karşısında dürüst vatandaşlar ne yapabilir? İmar affı, vergi affı derken zaten dürüst olmayanlara pirim veriliyor. Uzatmadan hikayeye geçeyim;

“Ben doğma, büyüme Beşiktaşlıyım ve 65 senedir burada ikamet ediyorum. Yıllarca görevim olan emlak vergisi ödemelerini yaptığım gibi, gelirlerim dolayısıyla da kira vergilerimi eksiksiz olarak ödemekteyim. Yani vatandaş olarak, devlete karşı görevlerimi eksiksiz yerine getiriyorum.

Beşiktaş’ta hissedarı bulunduğum iki adet iş hanı var. İkisi de Beşiktaş’ın en işlek caddesinde. Önlerinde yoğun insan trafiği ve içlerinde ise öğrencilerin ve her yaştan insanın alış-veriş yaptığı işyerleri var.

Her iki binanın da “RİSKLİ YAPI” olduğuna ilişkin tespitler yapıldı. Yasa gereği, kesinleşme süreçleri yaklaşık 1 yıl önce bitti. Ancak diğer hissedar olan kardeşim, yıkılması gereken her iki riskli binanın yıkılmaması için, sürekli şikâyet ve itirazlarda bulundu. Davalar açtı. Fakat tüm davalar, yürütme durdurma talepleri reddedildi.

Her iki binanın da yıkılmasına ilişkin kararların üzerinden 4 aya yakın süre geçmesine rağmen Beşiktaş Belediye Başkanlığı yıkım yapılmasına anlam veremediğim bir şekilde direniyor. Israrla 6306 sayılı yasa ile verilen ve yapmak zorunda olduğu görevlerini yerine getirmiyor. “Davalı olarak” taraf olan belediye yetkilileri sanki davacıymış gibi hareket ediyorlar. Yasa gereği, her iki binadaki işetmelerin öncelikle çalışma ruhsatlarının iptali ile tahliyesini yapmak, devamında da yıkım işlemlerini gerçekleştirmeleri lazımken yapmıyorlar. Şikayet etmediğim yer kalmadı, ama netice alamadım.”

Geçen hafta oyuncu Nur Fettahoğlu’nun Beşiktaş’taki binasında yaptığı tadilat sebebiyle ortaya çıkan tuhaf duruma dikkat çekince ilginç olaylar, hikayeler gelmeye başladı. Yukarıda hikaye de onlardan birisi. Dürüst vatandaşlar da en az yasalar ve mevzuatlar kadar sahipsiz. Üç kuruşa satılabiliyorlar.

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00