Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin


Osmanlı Devleti, 17. yüzyıldan itibaren kurumların işleyişinde ufak da olsa yenilikler yapmaya başladı. Fakat bu yenilikler ve reformlar sadece orduyla sınırlı kaldı, başka reformlarla desteklenmedi. Bu sebeple elitler tarafından benimsenen bir devlet siyasetine de dönüşemedi. 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibarense, Avrupa siyasetinde gerçekleşen dönüşümlere de bağlı olarak Osmanlı’nın reform hareketlerinde anlamlı bir farklılaşma ortaya çıktı. Reformlar artık bir devlet siyasetine dönüştü. Batılılaşma siyaseti zamanla daha fazla kurumsal ve yerleşik bir hal aldı. Reformlar, yeni bilgi ve düşüncelerle yetişmiş yeni bir bürokrat-aydın sınıf yarattı. Yavaş yavaş eski bilginin ve eski yönetici kadronun yerini alan bu yeni bilgi ve yeni bürokrat-aydınlar, yeni iletişim alanlarının hâkimiyetini de kalıcı hale getirdiler. Yeni edebi türler gelişti. Mevcut türler dönüşmeye başladı. Bu Batılılaşma sürecinde açılan okullardan yetişen yeni aydın kuşağı için pozitivizm ile eş anlamlı kullandıkları bilim, her şeyin belirleyicisi olmaya başladı.
Geri dönüşü olmayan bir yola girilmiş, reformlar yeni kuşaklar halinde meyvelerini vermeye başlamıştı. Bu da yeni entelektüel sınıfları ortaya çıkardı. Önce Yeni Osmanlılar ve sonrasında da Jön Türkler olarak bilinen aydın hareketleri, devletin kurtuluşuna ve reformlara ilişkin görüşler öne sürmeye ve devlet politikalarını eleştirmeye, etkilemeye başladılar. Osmanlı Devleti’nde “sosyoloji” de, öncelikle Jön Türkler olarak bilinen bu entelektüel kesimler arasında tanınmaya ve tanıtılmaya başladı. Osmanlı aydınlarının gündemine ilk kez girdiği bu dönemde sosyolojinin Osmanlı Devleti’nin sorunlarından, çözüm arayışlarından ve düşünsel geleneklerinden etkilenmemesi düşünülemezdi. Nitekim Osmanlı aydınlarının bu dönemdeki “devletin bekasına” ilişkin kaygıları, arayışları, siyaset yapma tarzları Türk sosyolojisinin de belli özelliklerini kazanmasında belirleyici oldu.

TÜRK SOSYOLOJİSİNİN KISA TARİHİ (Yücel Bulut / Alfa Yayınları)
TÜRK SOSYOLOJİSİNİN KISA TARİHİ (Yücel Bulut / Alfa Yayınları)

COMTE’TAN WEBER’E…

Özetle Türkiye’de sosyoloji doğal olarak Batılılaşma sürecinin ve politikalarının bir sonucu olarak ortaya çıktı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olan Yücel Bulut, bu tarihten başlayarak, “Türk Sosyolojisinin Kısa Tarihi”ni anlatıyor aynı adlı kitabında.
Sosyolojinin Türkiye’deki 150 yıllık serüvenini ana hatlarıyla ele alan kitap, sosyolojinin Avrupa’nın modernleşmekte olan ülkelerinde kurumlaşmasının hikâyesinden ve temel kabullerinin oluşumundan bahsederek başlıyor. Burada tabii bu bilimin isim babası August Comte’un bahsi sık sık geçiyor. Aynı şekilde alanın iki diğer önemli ismi Emile Durkheim ve Max Weber de Bulut’un fikirlerini aktardığı sosyologlar. Sosyolojinin bir bilim olarak kuruluşunun ardından bu coğrafyanın sosyoloji ile ilk temaslarına geçiyoruz ve Türkiye’de sosyolojinin akademi öncesi tarihini öğreniyoruz. Sonra da rotamızı, sosyolojiyi Osmanlı Devleti’nin sorunlarının çözümü için elverişli bir araç olarak kullanmaya başlayan Sabahattin Bey’in çalışmalarına çeviriyoruz. Sabahattin Bey’den (1878-1948) kastımız, Prens Sabahattin. O, gerek Jön Türk hareketi içindeki konumu, gerekse Türk sosyoloji geleneğinin iki ana damarından birinin öncüsü olması nedeniyle, adından çok söz ettirmiş bir isim. Türkiye’de sosyal bilimlerin ve sosyolojinin öncü ismi olarak sunulmasının yanı sıra, Türkiye’de liberalizmin öncüsü olarak da biliniyor.
Ardından diğer büyük isme, Türkiye’de sosyolojinin kurumsallaşmasını sağlayan Ziya Gökalp’e (1876-1924) geçiyoruz. Gökalp, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşu için Durkheim’ın sosyolojik yaklaşımından mülhem yeni bir milli kimlik üretme çabasına girişmişti. Bulut, onun ürettiği kavramları ve toplum kuramını irdeliyor bu bölümde. “Gökalp Sonrasında Türkiye’de Sosyoloji” ayrı bir başlık. Bu bölümde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde sosyoloji kürsüsünün kuruluşuna da tanık oluyoruz. Yıl 1912 ve aslında kurucu da Gökalp’den başkası değil. “Gökalp’in kısa süreli üniversite hayatına bakıldığında, yalnızca bütünlüklü bir sosyoloji müfredatı oluşturmakla ve hayata geçirmekle sınırlı kalmadığı; bu dönemde bir araştırma enstitüsünün kurulduğu, bir sosyoloji dergisinin çıkarıldığı ve diğer disiplinlerle ilişkili bir programın takip edildiği görülecektir” diyor Bulut.

TÜRK SOSYOLOJİSİNİN TEMEL İSİMLERİ

Akabinde, Türk sosyolojisinin tarihini ve gelişimini bazı özel isimler üzerinden okumaya başlıyoruz. Necmeddin Sadak, Mehmet İzzet, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu bu isimlerden bazıları. Cumhuriyet döneminin ilk kuşak sosyologlarından Niyazi Berkes’e (1908-1988) ayrı başlık açılmış. Ankara köylerine ilişkin çalışması sebebiyle Berkes ve aynı yıllarda benzer bir konuda çalışan Behice Boran’ın, Türkiye’de ampirik temelli sosyoloji anlayışının kurucuları sayıldığını not etmeden geçmeyelim.
Bir diğer önemli başlık, Hilmi Ziya Ülken’in (1901-1974). Ülken çok yönlü bir isim. Çalışma hayatının sürdüğü 60 yılda edebiyattan felsefeye, psikolojiden coğrafyaya, mantıktan sosyolojiye kadar pek çok bilim dalında yüzü aşkın kitap, binlerce makale, çeviriye imza atmış. Ayrıca İstanbul Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü’nün ikinci kez kuruluşunu gerçekleştirmiş. Türkiye’de sosyolojinin kurumsallaşabilmesi için uluslararası sosyoloji cemiyetlerine üye olmuş, yöneticilik yapmış ve hatta bu kongrelerden birinin Türkiye’de yapılmasını sağlamış… Bu bölümün hemen ardından, Türkiye’de sosyolojinin diğer önemli iki ismi Gerhard Kessler ve Ziyaeddin Fındıkoğlu’nun ve fikirlerinin anlatıldığı bölüm geliyor.
İlhan Tekeli onu “değişmenin sosyoloğu” olarak tanımlıyor. Bu sadece onun kendini sürekli yenileyen yönüne işaret etmiyor, aynı zamanda ve asıl, onun değişim problemini sürekli ana sorunsal olarak almasından kaynaklanıyor. Bahis konusu isim Mübeccel Kıray. Onu da ayrı bir bölümde okuyoruz kitapta. Temel eserlerini verdiği dönem itibariyle, Türkiye’deki hâkim sosyolojik yaklaşımın kenarında bir yerde konumlanan sosyal bilimci Şerif Mardin de elbette ayrı bir başlığı hak ediyor.
Son bölümde ise Baykan Sezer var. Bulut onun için şöyle diyor: “Baykan Sezer (1939-2002), Türk toplumunun dünya tarihi içerisindeki konumunu ve rolünü belirlemeye çalışan, Batı sosyolojisinin kuram ve değerlendirmelerini eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutan ve özgün bir Türk sosyolojisi yapmanın imkânlarını araştıran yaklaşımı, kendine has üslubu ve çalışmalarıyla Türkiye’deki sosyal bilim çevreleri içinde -çok popüler olmamakla birlikte- özel ve önemli bir yere sahiptir.”
Türk sosyolojisinin 1980’lerden sonraki serüvenine ve geleceğine ilişkin genel bir değerlendirmeyle son buluyor kitabımız. Gözden kaçırmayın derim.

*

İKİ TAVSİYE


Siyasetten felsefeye, medyadan uluslararası ilişkilere… Hakikat ve hakikat sonrası tartışmalarını farklı isimlerin kaleminden okuma fırsatı bu. Ve Aysel Gürel’in daha önce kimseye açılmamış arşivinden, kimsenin elinin değmediği onlarca şiir arasından seçilip oluşturulan kitapla baş başa bırakıyorum sizi.

 Hakikat Sonrası (Der: Bülent Özçelik / Nika)
Hakikat Sonrası (Der: Bülent Özçelik / Nika)

 Sevda (Aysel Gürel / Tekin)
Sevda (Aysel Gürel / Tekin)

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!
0:00 / 0:00