Günlük gelişmeleri takip edebilmek için habertürk uygulamasını indirin

 

Steven Spielberg “Casuslar Köprüsü” (Bridge of Spies) ile bizi soğuk savaş yıllarına götürüyor ve casusların arasında kalan idealist bir avukatın öyküsünü anlatıyor. Yaşanmış olaylardan esinlenilen filmin başrolünde Tom Hanks var

1970’LERİN ikinci yarısından itibaren seyirciyi hayal dünyalarına sürükleyen, “eğlence sineması”nın kaderini değiştiren ve “Jaws”, “E.T.” gibi popüler kültür fenomenlerine imza atan Spielberg’in gerçek hayat hikâyelerini hiç ihmal etmediğini unutmamak gerekiyor. İlk sinema filmi “Sugarland Express” ile başlayan, “Güneş İmparatorluğu”, “Schindler’in Listesi”, “Sıkıysa Yakala”, “Münih”, “Terminal” ve “Lincoln” ile devam eden bu gerçeğe dönüş eğilim i “Casuslar Köprüsü”ne kadar uzanıyor.

HUKUK DEVLETİ MESAJLARI DİKKAT ÇEKİCİ
Film, kendini bir anda soğuk savaşın orta yerinde bulan Brooklyn’li sigorta avukatı James B. Donovan’ın gerçek öyküsünden esinleniyor. Donovan’ın (Tom Hanks) ABD’de yakalanan Sovyet casusu Abel’in (Mark Rylance) avukatlığını üstlenmesiyle gelişen olayları anlatan ilk bölümde Spielberg, gerçek anlamda demokratik bir hukuk devleti olmanın ne anlama geldiği üzerine açık mesajlar veriyor. Spielberg, Donovan’ın fikirleri üzerinden ABD dahil dünyadaki birçok siyasi iktidarın terörizm bahanesiyle artık lüks olarak gördüğü ve halka çoktan unutturduğu değerleri gündeme getiriyor. Donovan, politik içeriğiyle öne çıkan bu bölümde doğru bildiklerini savunmak uğruna yalnız kalmaktan korkmayan idealist bir karakter.

COEN KARDEŞLERİN KATKISI
Neredeyse yeni bir filmin başladığını hissettiren ve bizi soğuk savaş dönemi casus filmlerinin atmosferine götüren ikinci bölümde ise usta bir pazarlıkçı olarak geliyor karşımıza. Herkesin kendi hedefleri peşinde koştuğu bir oyunda U-2 pilotunun yanı sıra CIA’in umursamadığı genç üniversite öğrencisini kurtarmak için de elinden geleni yapıyor. Kararlılığı ve özverisiyle olayların akışını değiştiren Donovan, her şeyiyle tam bir film kahramanı, örnek bir ABD vatandaşı. Dolayısıyla, senaryo anti-Sovyetizm dahil bildik Hollywood klişelerine neredeyse bire bir uyuyor. Öyle ki, klişelere takla attırma konusunda uzman olan Coen kardeşlerin senaryo ekibine neden dahil olduğunu anlamak zor. Coen’lerin sinemasında Donovan gibi güçlü kahramanlara yer olmadığını biliyoruz. Onların dokunuşunu hissetmek için başta Mark Rylance’in müthiş bir performans sergilediği soğukkanlı, sinik ve bezgin Sovyet casusu Abel olmak üzere yan karakterlere bakmak gerekiyor. Ama onlar da filmi “bir gömlek” yukarı taşıyamıyor.

PRODÜKSİYON TASARIMI VE GÖRÜNTÜLER ŞAHANE
“Casuslar Köprüsü”, bir soğuk savaş casusluk filmi olarak “The Spy Who Came in from the Cold” (1965) gibi başyapıtların kalibresine ya da John Le Carre romanlarından uyarlanan filmlerin karanlık, derin havasına ulaşamıyor. Spielberg’in amacı, Tom Hanks ile artık özdeşleşen o iyi kalpli Amerikan kahramanlarından birini soğuk savaşın orta yerine monte etmekse eğer, bunu başardığı kesin. Ancak casus filmi deyince benim aklıma hâlâ anti kahramanlarla dolu kirli, acımasız, sert bir dünya geliyor. Yine de “Casuslar Köprüsü”nü sıkılmadan seyrettiğimi söyleyebilirim. Bunun üç nedeni var. İlki, seyirciyi 1950’li yılların New Yorku’na ve duvarın inşa edildiği Berlin’e götüren şahane prodüksiyon tasarımı. İkincisi, görüntü yönetmeni Janusz Kaminski’nin özellikle karlar altındaki Berlin’de harikalar yaratan görüntü çalışması. Üçüncüsü ise Spielberg’in yönetmenliği. İlk bölümde Brooklyn’deki takip dışında akılda kalıcı sahne yok belki ama özellikle Berlin sahneleri çok zevkli, özenli bir anlatımın ürünü. Ve her Spielberg filminde olduğu gibi “hissedilen süre” yine çok kısa...

Filmin notu: 7

YORUMLAR

Yorum kurallarını okumak için tıklayınız!